Bob Jessop Röportajı: Devletin Dönüşü Neoliberalizmin Krize Refleksidir*

Dünya kapitalist sisteminde yaşanan ekonomik krizin iyice kendisini hissettirmesinin ardından devletlerin ekonomiye müdahale etmesini öngören kurtarma paketlerinin birbiri ardına açıklanması, kapitalist sistemde devletin işlevselliğine ilişkin kadim tartışmayı yeniden harladı. En son Londra’da düzenlenen G-20 Zirvesi bu konuyu daha da gündeme getirdi. Bu tartışmalar tazeyken ve dünya kapitalist sisteminde devletlerin müdahaleci işlevselliğine ilişkin yeni bir eğilim belirirken devlet teorisi alanında “stratejik ilişkisel yaklaşım” temelinde uzun zamandan beri çalışmalar yürüten Lancaster Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğretim üyesi Profesör Bob Jessop’la kriz ve devlet teorisi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

İçinde bulunduğumuz ekonomik krizde devletin ekonomideki rolünün artması sizin kavramsallaştırmanızla “Keynesyen Ulusal Refah Devleti”ne bir dönüş olarak değerlendirilebilir mi?

Hayır, bu şekilde değerlendirilemez. ‘Keynesyen Ulusal Refah Devleti’ (KURD), Dünya Savaşı sonrasında ulusal ekonomilerin spesifik durumuna tam oturmuş bir devlet formuydu. 1945’ten 1975’e süren 30 yıl içerisinde bu formun başarılı bir şekilde oluşmasına sebebiyet vermiş küresel düzen ve koşullar tekrardan yaratılamaz. Birçok ekonomi ve birçok devlet KURD modeline hiçbir zaman giremediler. Çünkü bu modelin hayata geçmesine kaynaklık edecek koşullardan yoksundular. Aslında bu modelin göreli başarısı başka yerlerde var olmamasına bağlıydı (ne petrol ihraç eden askeri diktatörlüklerde, ne kalkınmakta olan emek baskıcı Doğu Asya ülkelerinde, ne de ithal ikameci endüstrileşmeye dayalı popülist Latin Amerika ülkelerinde bu model yaşanmadı) ya da ileri kapitalist ekonomilerden, dünya sisteminin periferisi ya da yarı periferisine giden sermaye biçiminin yarattığı çelişkilerin yer değiştirmesinin sebep olduğu istikrarsızlık bölgelerinde de KURD modeli yaşanmadı. Devletin dönüşü de kısmen bir mittir. Devlet hiçbir zaman ortadan kaybolmadı ki. Sadece biçimleri ve fonksiyonları değişti. Bununla birlikte devletin dönüşü kavramı, kısmen de, kapitalizmin neoliberal modelinin güncel global krizinin samimi bir refleksidir. KURD’ne, bu devlet modelinin hüküm sürdüğü ülkelerde bile dönüşolmayacak (İlaveten, ileri kapitalizmin savaş sonrası gelişmesi sürecinde yer alan 30 yıl boyunca bu modelin olmadığı ülkeler bu modelle ilk kez tanışıyordu). Çünkü bu modelin gerçekleşmesini mümkün kılan koşullar, neoliberalizmin hakimiyeti ile radikal olarak dönüşmüş olan dünya pazarında artık mevcut değil. Öte yandan kriz, elbette ki devletin daha müdahaleci rolünün ortaya çıkmasına yol açacak. Fakat bu durum, görece olarak kapalı ekonomilerde tam istihdam koşullarının yaratılmasına ya da ulus devletin vatandaşlarına ekonomik zenginliğin ve sosyal refahın dağıtılması uygulamalarına bağlanmayacak. Rekabetçilik ve yenilikçiliğin yanı sıra, en iyi ihtimalle, tam istihdam potansiyelini ve rekabetçiliği teşvik etmek için ya da en azından rekabete engel oluşturmamak için tasarlanmış seçici bir refah devleti, devletin herhangi reorganizasyonunun temel faktörleri olacaktır.

 

2000 yılında Mürekkep dergisine verdiğiniz bir röportajda şu an İngiltere Başbakanı olan Gordon Brown’ın Tony Blair’den daha sosyal demokrat olduğunu söylemiştiniz. Sizce Gordon Brown ve Barrack Obama, tıpkı Thatcher ve Reagan’ın neoliberalizmin sembol isimleri oldukları gibi, sosyal demokrasinin yeni dönemdeki iki sembol ismi olabilirler mi?

Ben Tony Blair’in Hrıstiyan-sosyalist yüzüyle neoliberalizmin avukatlığını yaptığını ve bu oryantasyon içinde Gordon Brown’ın daha sosyal demokrat olduğunu belirttim. Blair görevinden istifa edince, yatırım bankası J.P. Morgan’ın yönetim kuruluna girdi, Katolik Kilisesi’ne yazıldı ve Tony Blair Vakfını kurdu. Bunları Yeni İşçi Partisi referanslarını bildirdikten ve “Tanrı’ya bir şey yapmayız” vurgusunu yaptıktan sonra yaptı. Halen Gordon Brown’ın Tony Blair’den daha sosyal demokrat olduğunu düşünüyorum. Zaten bunu görmek de zor değil. Gordon Brown İngiltere’de sosyaldemokrasinin yeniden canlanmasına yol açabilir. Sosyal demokrasi duygudaşlığı var ve güzel şeyler yapmaya gayret gösteriyor. Çocuk yoksulluğu ile ilgili çalışmaları buna örnek gösterilebilir. Fakat bana göre hatalı bir şekilde kendini, ekonomi politikalarında neoliberal ekonominin mantığınıizlemeye mecbur hissetti. Bunun özellikle olumsuz bir örneği Brown’ın özel finans sektörünün inisiyatifini gerçekleştirmeye çalışmasıydı. Buna göre; özel sektör, alt yapı ve hizmete yönelik yapıların (okul, hastane, yol ve toplu konutlar gibi) tasarlanması, inşa edilmesi ve işletilmesi sürecini, kamu borcuyla yapılanlardan daha pahalıya mal ederek yönetecek ve böylelikle resmi hükümet hesaplarından kamu harcamaları yapılacaktır. Brown’ın krizeyönelik tepkisi sosyal demokrat bir cilaya sahip fakat özünde henüz neoliberal mantığa meydan okumaya sahip değil. Bence Obama’nın finansal kriz karşısındaki tutumu bankaların çıkarlarına aşırı sadakati içeriyor. Aynı zamanda bu tutum çok da şeffaf değil. İklim değişikliği ve sağlık reformu ile ilgili aldığı inisiyatifler işlevsel olabilir. Fakat Afganistan’daki savaş, eğitim reformları ve endüstriyel yeniden yapılanma ile ilgili girişimler ise hayal kırıklığına uğrayacak. Thatcher ve Reagan ile karşılaştırıldığında Brown ve Obama’nın, sosyal demokrasinin ‘poster çocukları’ (‘poster boys’) olabileceğini düşünmüyorum.

 

‘KURD’ döneminde bütün toplumu kapsayan uzlaşma modeli olarak adlandırılabilecek neokorporatist uygulamalar söz konusuydu. Neoliberal dönemde ise bu uygulamalar rafa kalktı. Güncel ekonomik ve sosyal regülasyon önerilerinin, özellikle yönetişim temelinde yeni bir uzlaşma modeli yaratabileceğini düşünebilir miyiz?

Neokorporatizm, üreticilerin çıkarlarını temsil eden örgütlü sosyal aktörlerin temsil edilmesi üzerine kuruludur (Örgütlü iş dünyası, sendikalar ve profesyonel organlar buna örnek olarak gösterilebilir). Neoliberalizm ise sistematik olarak örgütlü emeğin geriletilmesini ve bazı profesyonel organların zayıflatılmasını içerir. Dolayısıyla neoliberalizmin ilerlediği ülkelerde (İngiltere, ABD, Yeni Zelanda ve Şili’de) neokorporatizmi tekrardan canlandırmak çok zor olacaktır. Diğer yanda, İskandinav ekonomilerinde sosyal anlaşmalar gerçekten ortadan kaldırılmadı ve sosyal kesimler arasındaki uyum halen önemini koruyor. Neokorporatizmin tekrardan canlandırılmasına yönelik bir diğer problem ise kolektif haklar üzerindeki neoliberal saldırı ve vatandaşların; tüketici, girişimci ve esnek bireyselleştirilmiş unsurlar olarak tanımlanmasına ilişkin gösterilen çabalardır. Böylesi bir kimlik, uyumlu ve kapsayıcı sosyal anlaşmalara uygun değildir.

 

Çalışmalarınızda KURD’ni ‘Tek Uluslu Hegemonik Proje’ kavramsallaştırmasıyla, Thatcherizmi ise ‘İki Uluslu Hegemonik Proje’ kavramsallaştırmasıyla ifade ediyorsunuz. Yaşamakta olduğumuz global krizle birlikte kapitalist sistemin yeniden düzenlenirken, ‘Tek Uluslu Hegemonik Proje’ benzeri bir projenin de gündeme gelebileceğini düşünüyor musunuz?

KURD’ni, her ne kadar ulusun bazı kesimlerini dışarıda bıraksa da (örneğin etnik azınlıklar, göçmenler, organize olmamış işçiler ve manidar hürmetleriyle kadınlar) kapsayıcı bir tek uluslu proje olarak tanımlıyorum. Aslında böylesi dışlamalar, neoliberalizme Keynesyen refah düzenine dair yaygın bir kızgınlık duyma imkânı veren, 1970’lerdeki bu rejimde ortaya çıkan krizin dinamiklerinin bir parçasıydı. Thatcherizm’i ise sizin de ifade ettiğiniz gibi ‘İki Uluslu Hegemonik Proje’ olarak tanımlıyorum. Çünkü onun asalak ve “içerideki düşmanlar” olarak gördüğü gruplardansa, üretken ve sadık olarak gördüğü gruplara yönelik otoriteryen popülist bir müracaatı söz konusuydu. Bu durum Yeni İşçi Partisi’nin Üçüncü Yol politikası ile biraz yumuşatıldı. Bu yumuşatma neoliberal rejimi ayakta tutabilme çabalarının bir parçası olarak tasarlandı. Fakat bu hamlenin, sağlıkta ve gelir dağılımındaki yetersizliklerin, bölgesel eşitsizliklerin, sosyal mobilitenin düşmesinin ve sağlıktaki eşitsizliklerin ilerlediği trendi tersine çevirmediği görüldü. Yeni İşçi Partisi, serbest piyasa güçlerine dayanışmacı eylemüzerinde ayrıcalık tanıdığı müddetçe, tek uluslu hegemonik proje etkili olamaz.

 

2001 yılında Praksis dergisine verdiğiniz röportajda Norberto Bobbio ve Ernesto Laclau’ya referansla sağ ve sol ayrımını konjonktürel olarak değerlendirdiğinizi ifade etmiştiniz. Kapitalizmin krize girdiği bu konjonktürde sağı ve solu nasıl sınıflandırabiliriz?

Sol ve sağ arasındaki mesafe, değişen dünya koşulları içerisinde, politik seçeneklerin düzenlenmesinin ve politika sahnesindeki karmaşanın azaltılmasının uygun bir yoludur. Aynı sebeplerden ötürü; sol ve sağ göreli boş göstergeler olarak da görülebilir. Bu durumda sol; önemsenmemiş, sömürülmüş ve yoksunların lehine olan değişikliklere dayanır.(herhangi bir devrimci vaat uygulamadan yapar bunu) Sağ ise, mevcut düzeni korumak ve birincil önemde, sömürücülerin durumlarının dengede olması için vardır. 19. yüzyılda sol, temel olarak örgütlenmiş işçi sınıfının baskın rolü ve ekonominin hakim mevzilerinin kamulaştırılmasına bağlıydı. Savaş sonrası dünyada ise sol, ulusal yurttaşlıkla ilişkili kolektif tüketim ve tam istihdamla bağlantılandı. Neoliberalizmin altın çağında ise sol, ‘KURD’nin mirasının korunması ile bağlantılıydı. Sonrasında da solun amacı neoliberalizmin etkilerini yumuşatma çabaları ve neoliberalizme ulus-ötesi ve refah devleti sonrası bir alternatif yaratmaktı. Son kriz solun yeniden düzenlenmesi için yeni imkanlar yarattı. Fakat bu durum; örgütlenmiş emeğin ayrıcalıklı rolüne, kumanda ekonomisine, kamulaştırmalara ya da Keynesciliğe bir dönüş yaratmayacak. Sol çözüm, birazdan sayacağım stratejilerin temelinde eleştirel bir yeniden düşünmeyi gerektiriyor: öncelikli olarak ulusal bağlamdan ziyade dünya ölçeğindeki yeni ekonomik problemler ve fırsatlar, tek parti ve tek bir majör sosyal güce inanmaktan ziyade partilerin ve toplumsal güçlerin çoğullaştırılması ve de çevre krizinin farkına varılması.

 

Kapitalist sistemdeki sorunları bunalım ya da kriz kavramları üzerinden nasıl açıklarsınız?

Kapitalizmde bir değil birçok problem gözlemliyorum. Bu “kapitalizmin bir krizi” değil. Bu “kapitalizmde bir kriz”. Diğer taraftan bu, açıkça neoliberal küreselleşmedeki bir krizden ziyade neoliberal küreselleşmenin bir krizi. Neoliberal küreselleşmenin meşruluğunun kesin olarak ayağı kaydırıldı ve bu durum bir resesyonla mı yoksa krizle mi yüzyüze geldiğimiz sorusunun daha da ötesine gidiyor. Bütün birikim stratejisinin ve neoliberal hatlarda uzanan ekonomideki sosyal regülasyonun sosyal modunun sorunsallarını tanımlamaktan ziyade bu ekonomik problemleri azaltmaya eğilimlidir. Yakın zamanda neoliberalizmin canlandırılması yönünde çabalar görmeyi bekleyebiliriz. Fakat orta vadede neoliberalizmin yeniden regüle edilmesi ve oturtulması gerçekleşecektir. Obama’nın seçilmesi ki Obama, sosyalizme radikal bir dönüşten ziyade halen ılımlı liberal reformlara eğilim gösteriyor, yine de önemli bir faktör. Çünkü Obama’nın seçilmesi Bush’un neomuhafazakar ve neoliberal markasının silinmesi anlamında sembolik bir kırılmayı ifade ediyor. Dolayısıyla dünya ölçeğinde güç, dengenin değişmesi için bir fırsat yaratıyor. Dengenin değişmesi, dünyada kalan hakim güçlere yönetilecek denge arayışları ile ilgili kimi fırsatlar da yaratıyor. Obama, sermaye birikiminin daha istikrarlı bir modelinin yaratılması hususunda gerekli olan bazı politikaların sürdürülmesi için ve yeni bir Amerikan korumacılığının yükselişinin (Amerikan görevlerinin kurtarılması adına) önlenmesi için sıkıştırılacaktır. Fakat ben yapılacak değişikliklerin kapitalizmin aleyhinde olmaktan ziyade daha istikrarlı, daha sosyal demokrat bir kapitalizm yaratacağını düşünüyorum. En iyimser senaryo ise, hem çevre krizini hem de 30 yılı aşkın bir süredir neoliberalizm tarafından üretilmiş olan dünya piyasası ve siyasal düzenindeki dengesizlikleri adres gösteren “Yeşil New Deal” temelli alternatif bir küreselleşmenin gerçekleşmesi ihtimali olacaktır.

 

Sosyal bilimlerin önemli bir sorunsalı olan özne-yapı sorununu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu sorunsal, sosyal bilimlerin merkezinde yer almaktadır ve ‘yapısal kısıtlama’ versus ‘otonom aktörler’ terimleriyle ele alındığında bu sorunsalın çözülmesi hiçbir zaman için mümkün olmamıştır. Benim stratejik-ilişkisel çözümüme göre yapısal kısıtlamalar, yerleşik sosyal eylemlerin meydana çıkan özellikleridir. Bu yapısal kısıtlamalar ise tüm aktörleri aynı şekilde etkilemiyor. Aktörlere, kimliğe, çıkarlara, eylemlerin zaman-uzamsal boyutuna göre değişiyor. Aynı şekilde, tüm aktörler aynı stratejik kapasiteye, taktiksel güce ya da yapısal kısıtlamanın üstesinden gelmek yahut kösteklemek için stratejik bağlam analizi kapasitesine sahip değil. Bu, şu anlama gelmektedir ki stratejik ilişkisel analiz her zaman, yapı ve özne hakkında ham genellemeler yapmak yerine, spesifik konjonktürlere, aktörlerin spesifik kuruluşlarına ve spesifik amaçlara yönelmektedir.

Devletin ekonomik rolünün yeniden aktive edilmesini tanımlayan unsurlar da içeren G–20 Londra Zirvesi’nin kararlarını ‘stratejik ilişkisel yaklaşımınıza’ göre nasıl yorumluyorsunuz?

Her şeyden önce G–20 Londra Zirvesi, dünya piyasalarının yönetilmesinde ulus devletlerin devam eden önemini gözler önüne serdi. Zirveden çıkan kararlar, değişik ölçeklerde sosyal güçlerin değişen dengesini göstermesi açısından bir uluslararası forumun nasıl rol oynadığını da ortaya koydu. Böylece Çin ve Hindistan bu krizin “Made in America” olduğunu göstererek etkilerini artırma fırsatını buldular. Zirve ayrıca finansal sistemin yeniden işler hale gelmesi ve sağlıklı bir görünüme kavuşması küresel bir çözüm olarak Çin ve Japonya’nın muazzam finansman enjeksiyonuna gereksinim olduğunu göstermiş oldu. Açık ki zirve sadece teknik finansal ve ekonomik konuları tartışmak için toplanmadı. Bunun yerine bankacıların hırsına yönelik yükselen kızgınlığı dikkate almak, neo-liberal rejimlerin ve uluslararası kuruluşların teşvik ettiği zayıf regülasyonlu sistemin zaaflarına dikkat çekmek ve krizin kaynağına katkısı az olan ülke ve insanlar üzerinde krizin etkisini azaltmak üzere toplandı. Diğer taraftan, alınan kararlar büyük ölçüde sembolik gözüküyor. Önde gelen kapitalist güçler tarafından masaya biraz gerçek para kondu. Alınan birçok karar zaten alınmış kararların tekrar dile getirilmesiydi. Önerilen çözümlerin çoğunluğu da özel sektörün gönüllü finansal vaatlerine bağlı. Bütün bunlar dünya kamu görüşünü manipüle edecek nitelikte alınmış kararlar. Zirve, etkili kararların alındığı bir zirveden ziyade kamunun sisteme güvenini yeniden sağlama antrenmanı gibiydi. Ayrıca zirvede küresel finans sistemin daha efektif ve sıkı regülasyonunu öngören kararlar, bankacılık sisteminin krize karşı ciddi bir şekilde denetlenmesine yönelik birincil güç olarak değerlendirilmesinden ziyade kağıttan kaplanın yeniden tasarlanmasından ibaretti. Bunlar, G-20 Londra Zirvesi’ni genişletilmiş bir stratejik-ilişkisel okumasını yaptığımda aşikar olarak ortaya çıkan birkaç nokta.

 

Şili biyolojisinden ödünç aldığınız ve sizin kuramsal yaklaşımınızın üç temel kaynağından biri olan “autopoiesis” kavramı kendi kendini düzenleyen sistemi tarif ediyor. İçinde bulunduğumuz kriz koşullarında, kendiliğinden işleyen piyasa mekanizması iddiasını (diğer deyişle görünmez eli) nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şili biyolojisine yaptığım referans kasıtlı ve alaycı bir şakaydı. Altında yatan ciddi nokta ise sosyal bilimlerde autopoiesis kavramı üzerinde yazan Niklas Luhmann ve diğer akademisyenlerin diline dikkat çekmekti. Luhmann’ı çalışmalarımda bana pozitif “irritasyon” yaratacak bir kaynak olarak kullandım. Luhmann’ın bakış açısı beni, konforlu teorik alanımdan uzaklaştırıyor. Luhmann, beni kendi düşüncelerimi yeniden düşünmeye cesaretlendiren ve onları en iyi şekilde sunabilmemi sağlayan sorular ortaya atıyor. Marx’ın Hegel’in dilini kullanarak Hegelyan olmayan düşünceler ortaya koyması gibi ben de bazen Luhmann’ın dilini Luhmannyan olmayan argümanlar ortaya koymak için kullanıyorum. Luhmann’ın çalışmasını özellikle devletin görece özerkliği fikrini yeniden düşünme sürecimde, ekonominin son kertede belirleyiciliği fikrinde ve belli gözlemsel bakış açılarının uyarlanması vasıtasıyla karmaşıklığın azaltılmasının önemi hususunda ilham verici buldum. Şimdi devletin operasyonel özerkliği, sermaye mantığının ekolojik hakimiyeti ve gelişen ekonomik ve politik stratejilerin bir yolu olarak ekonomik ve politik tahayyüllerin ekonomik ve politik yaşamın karmaşıklığını azaltma rolü üzerinde çalışıyorum. Fakat bu alanlardaki fikirler düz bir Marksist ekonomi-politik eleştirisine entegre ediliyor ve böylece Luhmann’ın içinden daha işlevselci ve muhafazakar kuramsal çerçeveye sahip farklı anlamlar elde ediliyor. Luhmann’ın kendisi ekonomik sistemi asla kendi kendini düzenleyen bir sistem olarak tanımlamadı. Sadece piyasa ekonomisine girdi olarak giren tüm emtia formlarının genişlemesi ve bu formların piyasadaki kar fırsatlarını hesaplayan ekonomik faaliyetlere uyarlanmasını açıklarken piyasa ekonomisini “self-organize” bir sistem olarak tanımladı. Ancak bu tanımı ortaya çıkarırken kar amaçlı, piyasa merkezli ekonominin, hukuk sistemlerine (özellikle sözleşme ve mülkiyet hukukuna), devlete, eğitim, bilim ve tıbbi gelişmelere bağımlılığının bilincindeydi. Bu, benim de benimsediğim Marksizm’den ilham alan analizlerle tamamen uyumludur.

 

Gelecek için bir perspektif öngördüğünüzde, sosyal politika alanında ‘Schumpeteryen Çalıştırma Devleti’nden hak temelli refah kavramına bir dönüş gerçekleşebileceğini söylemek mümkün gözükmekte midir?

Bence birçok sebepten dolayı Keynesyen refah devletinden dönüş tersine çevrilemez. Fakat bu, hak temelli refahın yeni formlarına daha fazla vurgu yapan Post-Keynesyen devletin yeniden tasarlanamayacağı anlamına gelmez. Hollanda ya da Finlandiya’da çalıştırma rejimi ile post-Keynesyen refah rejiminin neoliberal modelinin basit bir karşılaştırması, bunu bize gösterecektir. Refah haklarının genişletilmesine yönelik herhangi bir mücadele Keynesyen refah devletinin geri dönüşü olarak yorumlanmamalı. Bunun yerine mevcut konjonktürde, bireylerin karşılaştığı yeni koşullar, yeni aile ya da hane halkı formları ve sosyal hareketler çerçevesinde Keynesyen refahçılığın ruhunun yeniden dirilişi olarak yorumlanmalıdır. Ayrıca, savaş sonrası refah rejimlerini karakterize eden ulusal çerçeveden ziyade uluslarüstü haklar ve adalet konusunda daha güçlü kaygılar bulunmalıdır.

 

Birçok akademisyenin devlet teorisi çalışmaktan kaçındığı bir dönemde siz devlet teorisi üzerinde çalışmakta ısrar ettiniz. Devlet teorisi bundan sonra sizce yeniden popüler olabilir mi?

Benim devlet teorisi yaklaşımımda, devlete aksiyomatik (taken-for-granted) bir politik özne olarak bakmak, sözgelimi onu “egemen devlet” olarak ele almak yok. Ben devlete basit bir varlık, makine ya da enstrüman gibi de bakmıyorum. Devlete stratejik-ilişkisel terimlerle bakıyorum. Devlet teorisi eleştirileri tipik olarak bu özcü (essentialist) varsayımlara karşı çıkar fakat devletle uğraşmanın alternatif yolları olup olmadığını pek de araştırmaz. Bu noktada çok önemli bir düşünürü anmadan geçemem. Devlet teorisiyle ilgilenmemiş gözüken ve devlete hazmedilemeyecek bir yemek gözüyle bakabilecek bu düşünür aslında öyle ya da böyle devletle ilgilendi. Bu düşünür, devletin, egemen devletten, idari devlete (administrative state), hukuk kurallarına dayanan disiplin devletine, biyopolitik kavramının içine girdiği mevcut devlete dönüşüm yolculuğu sırasında devlet kavramına ilgisini sürekli yükseltti. Tabii ki Michel Foucault’dan bahsediyorum. Foucault, devleti kapıdan içeri almadan siyasetin tartışılamayacağını ortaya koydu. Mevcut ekonomik krizi çözme taleplerinin kilit aktörü olarak ulus devletin dönüşünden bahsediyorsak, siyaset teorisi ve ekonomi politikte devlet merkez sahneye çıkarılmalıdır.

 

(*) M. Nuri Durmaz ve Barış Balcı ile birlikte yapılmıştır.
Mesele, Mayıs 2009, 30-33

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s