Mehmet Altan röportajı: AKP umuttu ya şimdi

Türkiye ekonomisini dikkatle takip eden tutarlı ekonomistlerin başındaki isimlerden biri o. Ama birçok şapkası olan ve tam da bu yüzden değerli olan bir ekonomist. Mehmet Altan akademisyen şapkası ile Türkiye ekonomisini takip ederken dünyadaki gelişmeleri de yakından inceliyor. Gazete köşe yazarlığı ile somut gelişmeleri görüyor, basit dille anlatıyor. Aslında ekonominin içinde bulunduğu karmaşık durumun tam da bu nitelikte bir ekonomist tarafından tercüme edilmesi gerekiyor. Bu yüzden çalıyoruz Mehmet Altan’ın kapısını. Dünyada mortgage krizi ile tetiklenen finansal krizden kopuş teorisine, Türkiye’nin bu kriz halindeki ekonomik parametrelerinin yorumundan GAP Eylem Planı’na kadar birçok alanda yorumlarını paylaşıyor. Biraz karamsar. Hükümetin de ilk döneminde gösterdiği performansını tekrar göstermesini bekliyor.

Son zamanlarda George Soros, Alan Greenspan gibi kapitalizmin önemli isimleri finansal krizden sonra eleştirel bir tavır içerisine girdiler. Bu isimler sistem sorunundan bahsederken Türk işadamları da bu sorgulamaya katıldı. Böyle bir ortamda siz sistemin dönüşüm geçirdiğine inanıyor musunuz?
Bence dünya komünizme gidiyor. Çünkü Marx’ın söylediği artık değer ancak fabrika sürecinde ortaya çıkan bir sonuç. Fabrikalar azaldığı vakit bu anlamda sömürü de, sömürü hadleri de değişiyor. Sömürü Marx’a göre ancak fiili fabrika ortamında sermaye ile emeğin bir araya geldiği ortamda oluşur. Bu ortadan kalkıyor. Çalışma saatleri azalıyor. Marx’ın Kapital’i yazdığı zamanda ortalama bir kişi ayda 4.500 saat çalışırken şimdilerde 1.500 saat çalışıyor. İnsanlar arasındaki sınıfsal farklar kalkıyor. Mekan içinde de teknoloji herkese daha yaygın şekilde sağlanıyor. İkincisi bu söylediğiniz unsurların ortaya çıkmasını sağlayan şeylerden bir tanesi aynı sanayi devrimi sırasındaki tablodan kaynaklanıyor. Tablo aynı ama niteliği değişik. Sanayi devrimi insanlara topraktan fabrikaya geçerken bazı imkanlar vermiştir. İstihdam sağlamıştır. O devrin insan tipi ile sanayi sonrası devrimi sonrası bilgi çağının istihdam etmek istediği insan tipi arasında farklar var. Bu çağda bir makine kolunu sabah akşam aynı şekilde indirip kaldırmaktan öte, bir yaratıcılığın bir zihinsel buluşun esas alındığı, zihinsel yaratıcılığı sağlayacak bir insan tipi istiyorlar. Şimdi bu çok kolay bulunacak bir tip değil. Bu kadar nitelikli insan talep edilmesi zorluk yaratıyor. Sanayi devrimi sonrası talep edilen insan tipinin yaygınlaşması bir zamana ihtiyaç duyuyor. Zaten içinde yaşadığımız yeniçağın en büyük soruları da “Bu nasıl olacak?”, “insanlar zihinsel yaratıcılar haline nasıl gelebilecek?”, “Bu yeni çağı algılayanlarla algılamayanlar ve buna tutunanlarla tutunamayanlar arasındaki dengesizlik nasıl giderilebilecek?” Bütün bu sorduğunuz sorunun içindeki arayışlar bunu önemsiyor. Mesela yeni dönemde Afrika’yı ne yapacağız? Afrika’yı bu çağa nasıl uyduracağız? Çünkü insanların nitelikli hale gelmemeleri halinde bu dengesizlik giderilmediği halde tutunamayanların sayısı artık tutunanlardan daha fazla arttığı vakit bu süreci tamamlamak zorlaşıyor. O bağlantıların bir şekilde ifade edilmesi olarak algılıyorum bunları. Ama bunları daha iyi değerlendirmek için sanayi devriminin anılarına gitmek lazım. Kriz dönemlerinde bu sıkıntılar oluyor. Mesele şu: Bunları daha hızlı nasıl aşabiliriz? Bu tahribatı nasıl bir şekilde aşağıya çekebiliriz?

Dünya ekonomisindeki sıkıntı ilk başta finans piyasalarında kendini gösterdi. Bu durum sistemin akil adamlarında bir regülasyon ihtiyacı getirdi. Finans piyasalarındaki bu düzenlemeler sizce ne kadar radikal olacak?
Dünyadaki kriz aslında sanılandan ziyade daha derin bir kriz bence. Çünkü bu Wall Street ile Silikon Vadisi arasındaki uyumsuzluk krizi. Yani sanayi sonrası sektörlerin gelişiminde bir sıkıntı yok ama para piyasalarının mantığı eski mantıkta takılmış kalmış durumda. Artık Peter Drucker’ın söylediği gibi büyümeyi sağlamak için araştırma geliştirme harcamaları yeni buluşlar olması gerek. Onun yerine ipoteklere dayanıyorlar. Bu Amerika’daki ipotek gelişmelerinde dönüşü olmayan taleplere de cevap verildiğini görmemiz gerekiyor. Neler olduğuna baktığınız vakit bir değişime bir dönüşüme, bir çağ dönümüne giriyoruz. Bir devrim yaşıyoruz. Çok etkili olmuyor. 1750’lerdeki İngiltere’deki durumun aynısını yaşıyoruz. Bu bir süreç. Bu süreç zaman alıyor, zorlukları var, fırsatları var. Mesela bir taraftan da yavaş yavaş yol alıyor. Gıda krizi bunun bir göstergesidir. Yapılan bir araştırmada 2020 yılında dünya nüfusunun 1 milyar artacağı ama orta sınıfların 1,8 milyar artacağı bunun 600 milyonunun Çin’de olacağı, Hindistan ve Çin’de ciddi bir orta sınıf dönüşümünün olduğunun görüldüğü ve bunların tüketim taleplerinin ve kalıplarının Batılı gibi olduğu biliniyor. Bunun tüketim talebi değiştiği için gıda krizini yarattığı görülebilir. Aynı zamanda bugüne kadar görülmedik ölçüde dünya devi yaratmaya başlayan Ortadoğu ülkelerinin performanslarına dikkat çekiliyor. Yani bir taraftan da bu tarihsel dönüşüm yol alıyor. Bütün bunlara baktığınız vakit ortadaki resim bunun bir sanayi devriminin benzeri olduğunu ama daha derini olduğunu gösteriyor. Artıları eksileri ile bunu yaşıyoruz.

ABD’deki krizin bütün dünyayı etkileyeceği konusundaki teorilerin yanında bir de Çin ve Hindistan’ın bu krizden etkilenmeyeceğini iddia eden kopuş teorisi bulunuyor. Gerçekten de dünyada global kriz böyle bir seyir izleyebilir mi?
Şimdi ABD seçimlere gidiyor. Bununla ilgili bir sürü analiz var. Analizlerin büyük bir kısmı siyasi analizler. Seçim atmosferi de bu analizleri etkiliyor. Ama benim tespitim doğruysa ben burada çok detaylı bir çalışma yapmadım ama rakamlara baktığımda gözüküyor ki eğer para alışkanlıkları, para piyasaları ile üretim mahfilleri arasında bir uyumsuzluk söz konusuysa bu yaptığımız teknik doğruysa, bu bütün dünyayı etkiler.Tsunami gibi yavaş yavaş her yerde problem olur. Küçük bir resesyon olarak kalmaz.

Bu süreç yaşanırken Türkiye’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye şu an itibariyle ekonomide artan bir sıkıntı ile karşı karşıya. Çünkü dünya Türkiye’nin umudunu satın alıyor. Avrupa Birliği sürecinde, IMF sürecinde AKP’nin ilk dönemindeki performansı Türkiye’nin geleceği itibariyle dünyada bir umut uyandırmıştı. Ama o umut şu anda eskisi kadar güçlü değil. Türkiye’de zemin bir belirsizlikle karşı karşıya. AKP’nin yavaşlaması, yaptığı hatalar, reformu durdurması, gereken atılımları yapması, sistemle anlaşma yollarını araması sorun yarattı. Onun için yabancı sermaye-global kriz de söz konusu zaten- tarafından yapılan doğrudan yatırımlarda bir azalma var. İşsizlik artmaya devam ediyor. Aynı zamanda küresel bir strateji yok. Daha çok katma değer kazanacak bir aşamaya geçilmesi açısından sıkıntılar var. 2008 itibariyle Türk ekonomisinin durumunu tehlikeli görüyorum.

Türkiye’nin genç nüfusu Avrupa’ya karşı bir avantaj olarak gözüküyordu. Bundan 20 yıl sonra da bu avantaj olacak mı?
Hayır, bu konjonktürel bir durum. Şu anda böyle bir avantajımız var ama bu avantajın kullanılabilmesi için bir eğitim ihtiyacı da ortaya çıkıyor. Örneğin İrlanda böyle bir avantaj yakaladı. İşgücü niteliğindeki gençlerini çok iyi eğitti ve Avrupa Birliği’nde şu anda zenginliğin en fazla arttığı ülke haline geldi. Şimdi Türkiye’de böyle bir avantaj var ama bu avantaj potansiyel bir avantaj. Bu avantajın işler hale gelebilmesi için genç kuşakları Avrupa Birliği’nin ihtiyaçları doğrultusunda çok ciddi eğitmemiz lazım. Varoşlardaki çaresiz gençlerle bu bir avantaj olamaz. O konuda ise böyle bir faaliyet göremiyoruz. Zaman içinde o avantaj kayboluyor. Sonra o size tekrardan dönüyor. Belirli bir zaman içerisinde yitirebilirsiniz o avantajı.

Başbakan’ın bu konudaki dediklerini nasıl değerlendirmek lazım? 3 çocuk demecini…
Başbakan’ın insanların özel hayatına karışması, bu şekilde direktifler vermesi gelişmiş ülkelerde rastlanabilecek bir davranış değildir. Türkiye’nin her vilayetinde besleyemediğin, eğitemediğin, bakamadığın çocukları hayata getirmenin manevi sorumluluğu ağırdır. Bu zaten çok özel bir şey. İki kişinin karar vereceği bir durum. Ama makro düzeyde böyle bir şeyi dile getirirken rakamlara baktığımızda doğum oranlarının düştüğü görülüyor. Bundan sonra kendini tekrar edemeyecek bir noktaya gelecek Türkiye’nin doğurganlığı. Onun da bir neticesi olduğunu düşünüyorum. Ama yöntemi bu tip tavsiyeler midir? Yoksa topluma anlatmak ya da bir şekilde maliye politikaları ile desteklemek midir? Onu bilmiyorum. Ama biz bu avantajı yani kendi kendimizi yenileyememe noktasına doğru ilerliyoruz.

Başbakan’ın açıkladığı GAP Eylem Planı, Türkiye ekonomisini nasıl etkiler?
O, bence ortalamanın üstünde bir çabayla oluşturulmuş bir bölgesel kalkınma modeli. Şayet uygulanabilirse o parti kaynak bir şekilde tabii ki önemli bir noktaya getirir. Orada baktığınız vakit elektrik, tarım, su vs. susuz tarımdan sulu tarıma geçmek, elektrik üretmek gibi bileşenler var. Dolayısıyla şu soru ortada duruyor: GAP’a yatırılan o para ile Türkiye’de daha fazla katma değer sağlanacak işlere yatırım yapılsaydı faydalı olur muydu? Yani bir katma değer açısından o problemi irdelemek lazım. Susuz tarımdan sulu tarıma geçmek için bir mücadele verildiği zaman toplumlar zenginleşir mi zenginleşmez mi diye de bir sormak gerekiyor. Tabii olumlu bir adım ama daha verimli bir hale gelebilir mi? Gerçekleşebilir mi? Umarım gerçekleşir. Ama gerçekleşmesi halinde acaba biz bu parayla daha fazla katma değer sağlayabilir miydik sorusunu sormak lazım. GAP’ın aslında çok verimli bir proje olmadığı vaka. Tarımdan kazanılacak parayı çok daha efektif olarak başka alanlardan yüksek teknolojili alanlardan kazanabiliriz ve toplumsal zenginliğimizi artırabiliriz. O zaman bunlar çok tartışılıyordu. GAP’ta o istediğimiz ürünü alsak acaba Türkiye’nin limanları bunu ihraç etmeye yeter mi? Bunun talebini kim oluşturacak? Dünyada tarım lehine bir gelişme var tamam. Bunlar konuşulurken böyle bir avantajlı durum yoktu ama. Yani bölgenin kalkınması açısından olumlu tabii gerçekleşirse ama daha fevkalade bir zenginliğin kaynağı olabilir mi bakmak lazım. Eylem Planı içerisinde Kürt sorununu bölgeyi kalkındırarak ve AKP’lileştirerek çözme gibi bir gayret var. Böyle bir gayretle bu sorunun ortadan kalkacağını düşünmüyorum. Çünkü Kürt sorunu sadece kalkınmaya bağlı bir mesele değil. Elbette sosyo-ekonomik gelişme insanların daha fanatik olmalarını engeller ama o bölgenin kültürünün, bakışının, dilinin, yaklaşımının farklı olduğunu da kabul etmek lazım. Eğer ortak bir ifade eksikliği varsa bunu yansıtmada kanallar çalışmıyorsa onun da sorunda önemli bir unsur olduğunu vurgulamak lazım.

AKP’nin AB konusunda iki farklı dönemi var. 3 Kasım’dan sonra AB konusunda cesur adımlar atıldı. 22 Temmuz’dan sonra ise bu atılım söndü. Bunun nedenleri nedir size göre?
Aslında onun cevabını ben de bilmiyorum. Yani AKP’nin bir şekilde bu devrimci, reformcu, dönüştürücü işlevinden vazgeçmesi statükoyla anlaşmaya kalkması, yeni arayışları bir şekilde ortadan kaldırması, unutturması, AB reformlarına devam etmemesi yani Ankara’daki sistemi dönüştürmek değil de sistemin bir parçası olarak kalmak gibi bir amacı daha öne çıkarması nedenlerini bilmiyorum ama bir vaka. 12 Eylül rejimi ile ekonomik olarak demiyorum ama 12 Eylül rejimi ile bir şekilde demokratik bir hesaplaşmaya gitmeden bu partiler Türkiye partisi olamıyor. Ankara partisi olarak kalıyor. Aslında AKP’nin 2003 yılındaki icraatlarından beri ortaya çıkıyor ki aslında böyle bir talep var ama bunu ortaya koyacak bir irade bulunmuyor.

Yerel seçimler yaklaşıyor. Seçim dönemlerine baktığımızda seçimin olduğu yıl genelde ekonomi büyüyor. Takip eden yılda ise bir soğuma yaşanıyor. Bu seçim döneminde de bunu yaşayacak mıyız?
Şu an itibariyle enflasyonun tırmanıyor. IMF de onu söylüyor, TÜSİAD da aynı şeyi söylüyor. Bizde gerçekten enflasyonist bir büyüme modeli, para genişlemesi, mali disiplinin gevşemesi gibi bir durum var yani bu çok hayırlı bir durum değil.

Türkiye ekonomisi için hangi parametrelerin risk oluşturduğunu düşünüyorsunuz?
Bir kere bu reform süreci ekonomide tamamlanmadı. Yapısal reformların tümü tamamlanmadı. Dünya Bankası raporundan tutun da rekabete kadar. Rekabette çok daha geriyiz. Dünya ekonomisindeki rekabet sıralamasında son bir rapor gördüm 54 ülke arasında 47. sıradayız. Aynı zamanda küresel bir stratejimiz yok, daha büyük zenginlik üretebilecek dünya piyasalarında daha fazla pay almamızı sağlayacak bir Ar-Ge ile zenginleşme kavramı Türkiye gündeminin birinci maddesi değil. 30’lardan kalan bir iktisat mantığı başarılı olamaz. Onun için bütün bu örgütlenmeyi yeniden daha fazla nasıl zenginleşebiliriz diye gözden geçirmek lazım. Eksiklikleri gidermek lazım. Bizim devletimiz halen çok ağır. Son bir hazine raporunda İstanbul’un arazi stoku yüzde 34’ünün kamunun olduğu ortaya çıktı. Ankara’nın yüzde 27’si İzmir’in yüzde 20’si. Hala bu padişahlık mantığıyla devletin hakimiyetinin devam ettiği bir toplumda yapılması gereken düzeltilmesi gereken çok şey var.

(*) Barış Balcı ile birlikte yapılmıştır.

Ödeme Sistemleri, Ekim-Kasım-Aralık 2008, s.1, 36-39

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s