Ermeni Patrik ‘vekili’ bana neden kızdı?

Bugünlerde Türkiye Ermenileri Patrik Vekili Aram Ateşyan, Alman parlamentosundan geçen Ermeni Soykırımı ile ilgili karar sonrası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hitaben kaleme aldığı mektup ve cemaatin kendisine verdiği tepki nedeniyle yeniden gündemde.
Ermeni cemaatinde Patrik Vekilinin temsiliyetinin meşru olmadığı yönünde yaygın bir kanı söz konusuyken son mektup bardağı taşıran son damla oldu.
Agos gazetesi eski yayın yönetmeni ve Aras Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Rober Koptaş, bu mektup sonrasında Ateşyan’ın sicilini gayet güzel bir şekilde ortaya döktü.
Cemaatin bazı mülklerine ilişkin soru işaretlerin kadar bu topraklarda sıklıkla tanık olduğumuz bir iktidar yozlaşması hikayesi sunuyor bu sicil.
Tüm bu tartışmalar olurken aklıma Ateşyan ile yaşadığımız bir hatıra düştü, tüm bu fotoğrafı tamamlayan küçük bir hatıra…
2010 yılında Ermeni cemaati, kadim kilise Ahtamar’da ilk defa ayin düzenleyecekti. Ben de Alman yayıncılık kuruluşu Deutsche Welle’ye yapacağım haber için bu ayinin Ermeni toplumu için ne kadar önemli olduğunu anlatması amacıyla Ateşyan’ın kapısını çaldım.
Kumkapı’daki etkileyici Patrikhane binasına ilk girişimdi.
Ateşyan tek başına karşıladı beni. Sorularıma açıklıkla yanıt verdi. Ama bir soru var ki ona verdiği cevap daha doğrusu reaksiyon Ateşyan ile ilgili şimdilerde gördüğümüz fotoğrafı tamamlayan bir unsur oldu.
Sorum şuydu: “Bu ayinde Hrant Dink’i anacak mısınız?
Cevap ise şu: “Ne alakası var?!!”
Sanırım iki kere tekrarladı alakası olmadığını, hem de gayet sert bir şekilde.
Hrant, köşeli biriydi, Ermeni cemaatinin tepkisi almaktan çekinmeden fikirlerini söylerdi. Hele Ateşyan gibi bir yöneticinin tepki göstermesi gayet doğaldı.
Ama böylesi bir sert cevabı beklemiyordum açıkçası.
Tabii böyle bir sorunun yersiz bir soru olduğu da ifade edilebilir. Böylesi bir ayinde böyle bir anmanın programa dahil ol(a)mayacağını bilmem gerekirdi belki.
Bu konudaki cehaletimizin elbette affedilir bir yanı yoktur. Bu yazının konusunu aşar ama Prof. Dr. Elçin Macar’ın İstanbul Rum Patrikhanesi ile ilgili Türk tarih yazımının gösterdiği ilgisizlik ve cehaletin bu topluma yaklaşırken ne kadar büyük sorunlar yarattığına vurgu yaptığını tam da burada hatırlatmak gerekir. (Bkz. Cengiz Aktar’ın derlediği Ekümenik Patrikhane kitabı) Binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan azınlıklara karşı Türk kamuoyunda cehalet had safhada.
Fakat benim bu cehaletimin, yersiz sorumun bu kadar reaksiyon alması da oldukça ilgi çekiciydi. Bu konuda nezaket gösteremedi Ateşyan.
Hrant sadece Ermeni toplumu için değil bu coğrafyadaki tüm halklar için bir demokrasi mücadelesi verdi.
Umarız Patriklik seçimi ile ilgili demokrasinin işlediği, toplumun taleplerinin yansıdığı bir aşamaya geliriz.

Advertisements

Zizek’ten Batı’ya tokat, Doğu’ya…???

Zizek’in, Charlie Hebdo katliamına ilişkin New Statesman’de yazdığı yazı (Orijinali için burayı, Ege Galip’in çevirisiyle Türkçesi için burayı tıklayınız) meselenin özüne ilişkin iyi bir derleme. Tarihten teoriye uzanan bir hatta Zizek özce şunu diyor: “Köktencilik, liberalizmin kusurlarına karşı bir tepkidir – elbette sahte, yanıltıcı bir tepkidir – ve bu yüzden liberalizm tarafından her defasında yeniden üretilir.” ABD’nin Yeşil Kuşak projesi, Sovyetlere karşı silahlandırılan El Kaide’nin köktenciliği anlatılırken kullanılan formülasyonun teorik zeminini işaret ediyor bu tek cümle. Buna denecek bir şey yok. Ama bu hikaye eski bir hikaye değil mi? Zizek, köktencilerin Batı karşısındaki ezikliği bu halleri yarattı diyor. Ama Kobani’de Kürtlere silah sıkan, Alevilerin yani İslam’a dahil olan insanların kafasını kesen IŞİD de Batı’ya karşı ezikliğini mi gösteriyor? IŞİD’e silah gönderen, destek veren Müslümanlar da mı bu ezikliği yaşıyor? Ortadoğu’da Batı kapitalizminin yönlendirmeleri sürüyor, ama hikayenin bir tarafında siyasal islamın, demokratik olmayan islamın, kendi dininden olanlar dahil bu coğrafyadaki tüm kesimleri boğuyor olması var. Artık onların köktenciliğinde tek suçlu liberal demokrasinin iki yüzlülüğü değil, İslamın hegemonyalaşması. Zizek, yazısıyla Batı’ya iyi bir tokat atmış, ama burada bir polis kurşunuyla ya da IŞİD tarafından kafası kesilerek öldürülmeyi bekleyen bizler için teorinin temelinde o hegemonyaya karşı verilecek mücadele var.

Müzakere etmeyelim mi yani?

Zaman gazetesine yapılan operasyonu, gazetenin tüm o geçmişine, arşivindeki devlet aklını sivil siyasete üstün gören yorum ve haberlerine rağmen kabullenmek söz konusu olamaz. Devlet denen mekanizmanın türlü katmanlarına sirayet etmiş, bu mekanizmaları kendi gündemi için değerlendiren bir hareketi tasfiye ederken demokrasinin dışına çıkılmamalı. Ama Yeni Türkiye’de bu tip temenniler olduğunca naif kalıyor. Siyasal islam bırakın muhaliflerini, bir zamanlar birlikte olduğu cemaatleri bile antidemokratik bir şekilde baskı altına alabiliyor. Böylesi bir ortamda daha fazla demokrasiye, daha fazla müzakereye, daha fazla özyönetime, devlet denen o mekanizmanın parçalanmasına ihtiyaç var. Zaman gazetesinin operasyondan bir gün sonra çıkan nüshasını karıştırırken bunlar geçiyordu aklımdan. Demokrasinin kurumsallaşması için gazete yönetimi belki bir özeleştiri yapar, kendi gündemini dayatmaktansa toplumun sosyolojik gerçekliğine dayanan bir yayın politikası için o günden tezi yok adım atar diye düşünüyordum. Sayfaları karıştırdıkça buna ilişkin emareler de almadım değil. Naiflik de olabilir tabii ama, Ahmet Şık’ın twitini alıntılamak, Dumanlı’nın Ahmet Şık’a teşekkür etmesi gibi hareketler birçokları gibi benim de dikkatimi çekti. Sayfaları çevirirken yorum sayfasına geldim. Ahmet Turan Alkan’ın yazısı ilişti gözüme. Alkan, cemaatin önemli bir kalemi, hemen daldım okumaya. Doğaldır, kendi kitlesine psikolojik olarak destek sunuyordu yazı. Duygusaldı, belki de çok tartılmadan yazılmıştı. Zaten o karmaşada bulduğu bilgisayara oturup yazdığını ifade ediyordu yazının başında. Ama bir cümleye rastgeldim ki bunu yazının apar topar yazılmasıyla ne kadar açıklamak mümkün, emin değilim. Daha çok demokrasiye ve müzakereye ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde, antidemokratik uygulamalarla yeni tanışmış bir kişinin bu cümleyi yazmasını en hafif tabiriyle yadırgadım. Altını çizdiğim cümle şu:

“Terörle mücadele ekiplerinin şanlı Zaman muhasarasına giriştikleri saatlerde, PKK diye anılan sevgi, şefkat, rikkat, hayırseverlik ve barış örgütüyle bir kısım devlet uzuvları arasında, ‘Efendi ol, canımı ye; özerklik ne kelime, yeter ki kamu düzenini şaapmayın!’ ekseninde yürütülen müzakereler esnasında, necip ve rakik milletimizin üzülmesini engellemek için Zaman Gazetesinin bir terör odağı olarak lanse edilmesi fevkalade isabetli bir düşüncedir.”

Kendince satirik bu cümlelerin meali şu: “Ey hükümet PKK dururken neden bize saldırıyorsun, neden bu hareketle müzakere ediyorsun? Ey millet Kürtlerle müzakere eden bu hükümete neden tepki vermiyorsun?”

Alkan’ın hayali barış müzakerelerinin olmadığı, şiddet araçlarının genişlediği bir Türkiye mi? Açık ki öyle. Müzakereyi sindiremediğini verdiği refleksle tekrar sergilemiş. Bu coğrafyanın insanları birçok söylemi geride bıraktığı gibi bu refleksin temeli olan söylemi de aşar elbet. Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü belli gruplar, cemaatler için değil toplumun her kesimi için hayatidir. Umalım ki Alkan, devletçi akıldan sivil akla geçiş yapar.

Kömür hepten zarar…

Son zamanlarda siyasal iktidar ve liberal cenahta şöyle bir teori var. “Termik santraller, dolayısıyla kömür madenciliği Türkiye’nin enerji açığı için önemli. İş kazaları, çevreci hassasiyetler dolayısıyla buna karşı çıkanlar onun bunun lobisi ve kendi vatanlarının enerji bağımsızlığına ihanet ediyorlar.”

Onlar böyle söyleyince sanıyorsunuz ki kömür madenciliğine ilişkin rakamlar ekonomiyi tatmin edecek seviyelerde. Ama rakamlara bakınca kafa karıştırıcı bir tablo ile karşı karşıya kalıyorsunuz.

Türkiye’nin kömür ile ilgili iki KİT’i var. Bir tanesi Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ), bir diğeri de Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK).

İki kurum da kazalarla öğrendiğimiz rödovans yöntemiyle özel sektör ile birlikte çalışıyor. Sahalarını özel sektöre devrederek maliyetlerini azaltmış oluyorlar. Böylelikle verimli işletmeler haline geliyorlar. En azından bize anlatılan bu.

Fakat Hazine Müsteşarlığı’nın verilerine bakıldığında ne ilginçtir ki bu şirketlerin önemli düzeyde görev zararı yazdığı görülüyor. Rakamlara göre KİT’ler içinde en fazla görev zararı devri Türkiye Kömür İşletmeleri’nde bulunuyor.

Kurumun 2013 yılından bir sonraki yıla devreden görev zararı 1,89 milyar TL olarak gerçekleşti. 2014’ün ilk yarısında ise bir sonraki döneme devreden görev zararı 1,6 milyar TL oldu. TTK’nın görev zararı ise biraz daha mütevazı, 26 milyon TL.

Fakat Sayıştay raporlarına göre TTK’nın faaliyet zararının da önemli düzeyde olduğu görülüyor. Kurumun faaliyet dönemi zararı 560 milyon TL civarında.

Türkiye’de KİT’lerin görev zararının 2014’ün ilk yarısında 3 milyar TL olarak gerçekleştiği dikkate alınırsa bu görev zararlarının yarısının kömürden geldiği görülüyor.

Tüm bu rakamlar kömürde kamunun pek de kazançlı olmadığını gösteriyor. Açıktır ki işçiler de kazançlı değil. Peki bu kaynaktan kim çıkar sağlıyor?

Yurtdışı askeri müdahale krizdir

Düşen petrol fiyatları ile ilgili olarak farklı yönlerden birçok analiz yapılıyor. Kimi jeopolitik analizlere göre, Rusya`nın Ukrayna`ya müdahelesinden rahatsız olan Batı, Rusya`yı hizaya getirmek için petrol fiyatlarının aşağıya çekilmesine önayak oldu.
The Economist`in dikkat çektiği BNY Mellon analisti Simon Derrick`in petrol fiyatları ve Rusya`nın yurtdışı askeri müdahaleleri ile ilgili tarihsel analizi yukarıda bahsettiğimiz yorum açısından ilgi çekici veriler sunuyor.

Yazının devamı için tıklayınız

Muhalefetin sesini kesmek

Gerry Adams’tan Selahattin Demirtaş’a uzanan bir “ses kesme” hikayesi bu… Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı süresince başına gelenler malum. Devlet kanalı TRT, Demirtaş’a saniyelerle ölçülen süreler ayırdı. Demirtaş da kampanyası boyunca bunu sürekli dile getirdi. (Demirtaş’ın eleştirilerinden ufak bir kısmını izlemek için tıklayınız) Demirtaş’a uygulanan bu “ses kesme” stratejisinin tarihte somut bir örneği var: IRA’nın siyasi kanadı Sinn Fein’in lideri olan Gerry Adams’ın röportajlarında sesinin bir aktör tarafından seslendirilmesi… (Adams’ın bir aktör tarafından nasıl seslendirildiğini görmek için tıklayınız) Adams’ın başka bir dil ya da aksanlı bir İngilizce konuştuğu için bu yöntemin uygulandığı sanılmasın. Amaç tümüyle Adams’ın kendi sesinin duyulmasını önlemek (Adams “sesinin kesilmesini” şöyle anlatıyor) İki siyasi hareket arasında analoji kurmak amacıyla değil ama iktidarın muhalefet üzerindeki bir nevi biyopolitik baskısını özetlemek açısından iki muhalifin yaşadıkları gerçekten ilgi çekici. 

Karbon kumarı

Neredeyse bir yıl önce 3 trilyon doları yöneten bir grup kurumsal yatırımcı, 45 petrol şirketine, iklim değişikliğinin işlerini nasıl etkileyeceğini sordu.

Özellikle öğrenmek istedikleri keşfettikleri kaynakları, hükümetlerin karbon regülasyonları sonucunda tam kapasite ile kullanıp kullanamayacaklarıydı.

Exxon Mobil`in cevabı, “riskimiz sıfır” oldu. Sadece Exxon Mobil değil, birçok petrol şirketi bu alanda yatırımcılara riskleri olmadığı konusunda güven telkin etmeye çalışıyor.

YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ