Bir ürün segmentasyonu olarak GDO

GDO meselesini türlü boyuttan tartışabiliriz. Ama ben yumurtadan girip Ulrich Beck’e bağlayan bir hat üzerinde yürüyeceğim. Kısaca tabii… Yumurta meselesi şu. Malum free range yumurtalar var. Hani şu özgürce gezen tavukların yumurtladığı yumurtalar. Diğerleri gibi bütün gün oturmuyor bu tavuklar. Böyle olunca o yumurtaların daha farklı, daha lezzetli oldukları söyleniyor. Dolayısıyla diğerlerinden daha pahalılar. Tıpkı, Şişli’de bulunan organik pazarındaki meyve sebzeler gibi… Bu fiyat farkı içinde bulunduğumuz oyunun yeni ‘business’larından biri. İstanbul’da sosyetik alışveriş merkezi Kanyon’da kurulan organik pazar da bu business’ın ufak bir göstergesi sadece. Bu business klasik iktisadın o meşum argümanına dayanıyor. “Kıt kaynaklar, sonsuz ihtiyaçlar…” Öyle olunca daha çok insanı doyurabilmek için genetiği değiştirilmiş organizmalara ihtiyaç olduğu söyleniyor. Ama free range yumurtaların gösterdiği gibi GDO’ları parası olmayanlar yiyor. Kanyon’a gidemeyenler, Şişli’de bir kilo domatese 7-10 lira veremeyenler… GDO tek başına bir ürün segmentasyonu olarak sunuluyor. Organik etiketli fahiş bir ürün segmenti yaratılıyor. Sonra da “Kaynaklar kıt, ona göre” diye parmak sallanıyor. Alman sosyolog Ulrich Beck, Türkçe’ye yeni çevrilen en önemli eseri “Risk Toplumu, Başka Bir Modernliğe Doğru” kitabında biçimlendirdiği bakışında “Yoksulluk hiyerarşik, hava kirliliği demokratik”tir diyor. Modern sonrası toplumun riskini bu şekilde tanımlıyor. Tıpkı kaynakların azalmasının demokratikleşmesi gibi. Yani kaynakların kıtlığından tüm insanlar muzdarip olacakmış gibi. Halbuki Beck’in dediği gibi esas riskler sınıflar ötesi değil. Halen sınıf temelli… Establishment’ın yeni business’ları yumurtalar da bunu gösteriyor.

Advertisements

Arap Baharı’nın ekonomisi

Arap Baharı, hiç şüphesiz, Orta Doğu ahalisinin gönül tellerini titretti, içini ferahlattı. İslamcı siyasetin yükselmesi, ilk hareketlenmenin yerini duraklama devrine bırakması gibi arızalar, kimse şaşırmasın, moralleri bozmadı. Orta Doğu’lular bu dönüşüm adımlarına seviniyor. Ama Batı’nın bakışı farklı elbette ki. O mevzu üzre, Batılıların düşündükleri alenen ortaya dökülmeye başladı. Önce kapitalist establishment’ın güçlü yayın organları The Economist ve Wall Street Journal’da “Arap Baharı’nın Ekonomisi” başlıklı yazılar görülmeye başlandı, sonra da o establishment’ın derin babaları demeçlerinde bu ekonomik gelişimi anar oldular. Bunlardan bir tanesine canlı şahit oldum. Uluslararası Finans Enstitüsü’nden bazı yetkilileri İstanbul’da dinledik. Arap Baharı’nı anlatırken artık tüm meseleyi ekonomi üzerine kurguladıklarını fark etmek zor değil. Bu ülkelerde adil gelir dağılımı ve ekonominin demokratikleşmesinden dem vuruyorlar. Ama o demokratikleşmenin tüketimin demokratikleşmesi kavramı altında yeni pazar yaratma paradigmasının formülası olduğu yorumu gayet tabii yapılabilir. Bu formülanın hayata geçtiği bir Orta Doğu ülkesi var aslında: Türkiye.  2000’li yıllarda serbestleşme ve demokratikleşme denen şeyin temel sonuçlarından biri, kendini demokrasi içerisinde kabul eden Türkiye insanının tüketim çılgınlığına girmesi oldu. Tüketici finansmanı adı altında desteklenen tüketicinin de etkisiyle büyüyor Türkiye ekonomisi. Ama son açıklanan 2011 birinci çeyrek büyüme rakamları üzerine yapılan yorumlarda da görüldüğü gibi herkes bu büyümeden tedirgin. Çünkü tüketerek ve dolayısıyla cari açık vererek büyüyen bir Türkiye var. O pazardan kazanan ise örneğin cep telefonları satıcıları. Şimdi Arap Baharı’na Türkiye modeli önerilirken sanki altında bu bakış varmış gibi geliyor. Tahrir Meydanı’ndaki göstericilerin tüketen mesela yılda üç cep telefonu satın alan bireylere dönüşmesi murad ediliyor Batı tarafından.

Tarihin en büyük ekonomik daralmaları

Bugünlerde depresyon kavramı birçok yerde kulağımıza çalınıyor. Peki tam olarak ne anlama geliyor bu kavram? Depresyonun tam olarak belirleyici unsuru ekonomik daralma olarak dikkat çekiyor. Onun yanında yer alan resesyon kavramının ise bir belirleyici unsuru daha var. O da iyiden iyiye yükseliş gösteren enflasyon eğrisi.
Dünyada enflasyonun küresel olarak makul aralıklarda olduğu söylenebilir. Bu pozitif eğriden Türkiye’de nasibini alıyor tabii. Şubat ayında açıklanan yüzde 0,34’lük enflasyon rakamları bunun açık göstergesi. Ama enflasyonun görece olumlu tablosuna ekonomik büyümenin olumlu tablosu eşlik etmiyor. The Economist dergisinin 3 Ocak 2009 sayısında sunduğu verilere göre ABD’nin reel GSMH’sinde yüzde 10’luk bir gerileme görülüyor. Bu rakam esasında çok çok ciddi. Bunu 1929 yılında yaşanan büyük depresyon günlerinin rakamları ile karşılaştırıldığında anlamak daha kolay. 1929’dan 1933’e kadar Amerikan ekonomisi tam yüzde 30’luk bir daralma yaşamıştı. 1937-1938 yılları arasında üretim miktarı da yüzde 13’lük bir kayıp yaşamıştı. 1929’da başlayan kriz günleri de tam 45 ay devam etmişti. Bugünün koşulları bu rakamlarla okununca yeterince vahim esasında.
Pasifik’in diğer kıyısında da sorunların tanımlanması depresyon günlerini rakamlara boğuyor. Japonya’nın geçmişte yaşadığı sıkıntı tam olarak depresyon olmasa da küresel sıkıntı günlerine paralellik gösteren bir seyir izliyor. 1990’larda sıkıntıya giren Japonya ekonomisinin reel GSMH’si de yüzde 3,4 ‘lük bir gerileme yaşamıştı.
Tabii esas sıkıntı gelişmekte olan ülkelerde gözüküyor. 1997-1998 Asya krizi süresince Tayland ve Malezya gibi ülkeler çift haneli ekonomi daralma yaşadılar. Bu dönemde iyiden iyiye sarsılan ülkelerden biri de Rusya oldu. 1990-1998 seneleri arasında Rusya yüzde 45’lik bir daralma yaşadı.
Tarihin ekonomik daralma rakamlarının listesi içerisinde 1930’ların Avrupa ülkelerinin de ismini anmamız gerek esasında. 1930’larda Almanya ve Fransa’nın İkinci Dünya Savaşında yaşadığı depresyon onları ekonomisi en kötü 12 ülke arasına sokuyordu. Bu dönemde bu iki ülke yüzde 6’lık daralmalar yaşadı.
Bugünün bu rakamlarına bakıldığında yaşadığımız bugünlerin krizler tarihine geçeceği şimdiden söylenebilir. Tabii bu sefer yaşanan depresyon günlerinde canavarlaşmayan enflasyon oranlarını ayrıca not etmek gerekiyor. Bu rakamlara bakınca esas düşündürücü olan insanoğlunun bu tarihsel dizgiden ders çıkarmaması olarak görülüyor.

Payment Systems Magazine, Mart-Nisan 2009, s.3, 83

Pinochet’yi destekleyen bankanın Ekvator Ginesi’ndeki kabahat defteri

Ekvator Ginesi, Atlas Okyanusu kıyısında bir Afrika ülkesi. Ülke, 1979 yılında halen sürmekte olan cunta yönetimi altına girdi. Cuntanın başında o yıldan beri Teodoro Nguema Obiang bulunuyor. Ekonomisinin en önemli girdisini oluşturan petrol kaynakları 2006 yılında ülkeye 3,7 milyar dolarlık bir kazanç sağlamıştı. Fakat Ekvator Ginesi’nin Birleşmiş Milletler İnsani Yaşam Endeksi’ndeki yeri bu gelir düzeyiyle doğru orantılı değil. Örgütün en son yaptığı araştırmaya göre ülke, tüm dünya ülkeleri arasında 117. sırada yer alıyor.
Bu “varlık içinde yokluk çekme halinin” en büyük sebebi, Başkan Obiang’ın ülkenin bu kaynakları üzerinde kurduğu tahakküm. Tamamen illegal olan bu tahakkümünü ülke içinde kurduğu cuntayla koruyan Obiang, teknik olarak kara para olarak adlandırılan portföyünü Riggs Bank aracılığıyla dolaşıma sokuyor.
Bu karanlık durum bir Amerikan Bankası olan Riggs Bank’ın ilk vukuatı değil. Belli ki Amerika’nın derin finansını temsil eden banka Şili darbecisi Pinochet ve ailesinin haksız kazancını da yasal para rezervleri ile değiş tokuş etmişti. Global Witness’ın raporuna göre Riggs Bank’ın Ekvator Ginesi’ndeki somut günahlarının başında 1994-2004 yılları arasında ülke hükümetinin 60 ileri yöneticisine hesaplar açması geliyor. Hiçbir hukuki inceleme yapılmadan kabul edilen hesaplarda 400 ila 700 milyon dolar arasında akıl almaz depozito meblağları yer alıyordu. Yani banka bu yöneticilere bu miktarlarda kredibilite sunuyordu. Bunun yanında banka yetkilileri Başkan Obiang ve yakınlarına da kişisel hesaplar açtı. 2000-2002 yılları arasında bu kişisel hesaplara 13 milyon dolar yatırıldı. Bir Ekvator Ginesi ailesinin ömür boyunca kazanamayacağı meblağları 3 yılda tasarruf edip bankaya yatıran dikta ailesinin harcadıklarını varın siz hesap edin artık. Banka bunların yanında Başkan’ın ve oğlunun vergi cennetlerine para transferi operasyonlarına da yardımcı oldu. Tek seferde 3 milyon dolarlık depozito büyüklüğüne sahip nakit para aktarımını içeriyordu bu operasyonlar ve tartışmasız biçimde büyük kara para aklama işlemleriydi.
Riggs Bank 2004 yılında kara para aklamaları ile ilgili düzenlemelerden ceza alıp kapandığında hesaplarında Ekvator Ginesi ile ilişkili 700 milyon dolar bulunuyordu. Ülkenin tüm nüfusu için temel sağlık harcama gereksiniminin 17 milyon dolar olduğu düşünülürse, bu bankanın günahı daha net bir şekilde anlaşılabilir. Tabii bu ülke özelinde işlenen bu günahta sadece Riggs Bank’ın katkısı yok. Tüm bunlarla birlikte Ekvator Ginesi diktasının haksız yere kazanılan paralarla oluşturulmuş hesapları 2007 yılında 3 milyar doları buluyordu. 2011’de ise bu hesapların 5,4 milyar dolara ulaşacağı hesap ediliyor. Kısacası Afrika’nın neredeyse tamamının sağlık sorunlarına ilaç olabilecek bir büyüklüğe. Ama tatlı karlar peşinde koşan bankaların sağladığı alt yapıyla bu paralar dikta rejiminin kişisel servetlerine akıyor.