2019’da çiftçiye destek ne kadar güçlü olacak?

agriculture arable bale countryside

Photo by Pixabay on Pexels.com

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, bakanlığın bütçesine ilişkin yaptığı sunumda 2019 yılında çiftçiye verilen toplam desteğin yüzde 10,7 artışla 16,1 milyar TL’ye ulaşacağını söyledi.

Pakdemirli, çiftçiye verilen toplam desteğin yılbaşından bugüne 12,4 milyar TL’ye ulaştığını, destek miktarının yılsonunda 14,5 milyar TL’ye 2019’da ise 16,1 milyar TL’ye yükseleceğini belirtti.

Bu rakamlar enflasyon beklentileri ile birlikte okunduğunda çiftçiye verilen desteklerdeki yıllık artışın enflasyonun altında kalmasının olası olduğu görülüyor.

Hükümetin orta vadeli programına göre 2019’da enflasyonun yüzde 15,9 olması bekleniyor.

Buradan hareketle 2019’da çiftçiye verilen destek artışı ile 2019 enflasyon beklentisi arasında yaklaşık 6 puanlık bir makas bulunuyor.

 

Advertisements

Türkiye’de tarımda alarm veren 7 veri

Türkiye’de tarım sektöründe uzun zamandır piyasa ilişkilerinin bozulması nedeniyle arz cephesinin daraldığını, dolayısıyla fiyatlama davranışlarındaki bozulmanın dizginlenmesi için ithalatın tek çare olarak sunulduğunu izliyoruz.

Tarımda yaşanan bu dönüşüm sahadan elde edilen verilerle de ayan beyan ortada.

Çiftçi-Sen Başkanı Abdullah Aysu, Express’in güz sayısındaki röportajında Türkiye tarımındaki kritik göstergelere dikkat çekti. Bu rakamların altının çizilmesi gerekiyor.

İşte Aysu’nun dikkat çektiği alarm veren verilerden bazıları…

1- Çiftçiliği bırakan aileler: 15 yılda 633 bin aile çiftçiliği terk etti. Başka deyişle 15 yılda çiftçilerin yüzde 20’si üretimden çekildi

2- Buğday ithalatında tablo: 2012’den beri Türkiye yılda ortalama 4,4 milyon ton buğday ithal ediyor. Bunun 3,5 milyon tonunu Türkiye un olarak ihraç ediyor.

3- Hayvan ithalatında gelinen nokta: 2010’dan bu yana toplamda 6,6 milyon büyükbaş hayvan ithal edildi. Ülkeye 271 bin ton da hazır et girdi.

4- Kimyasal kullanımında hızlı artış: Glifosat kullanımı 2001’de 305 ton iken 2013’te 4 bin 500 tona yükseldi. Aynı dönemde dünyada da glifosat kullanımında 15 kat artış oldu.

5- Fındık ülkesi kendi fındığını işleyemiyor:  Türkiye dünya fındık üretiminin yüzde 70’ini yapıyor. Ancak fındık çiftçisi yabancı şirketlerin belirlediği fiyatlardan ürünlerini satabiliyor.

6- Fındıkta felaket yılı: Bu yıl Karadeniz’de yaşanan sel felaketi fındıkta ciddi kayıpların gerçekleşmesine yol açtı. 4 bin 626 çiftçi mağdur olurken, 809 bin tonluk fındık sele kapıldı

7- Türkiye’nin siloları boş: Dünyanın en büyük 8 buğday ihracatçısının stoklarında dünyaya en fazla 26 gün yetecek buğday olduğu belirtiliyor. Türkiye’nin siloları ise boş

Rezervler erirken…

Talepteki yavaşlama ithalatı da aşağı çekince Türkiye ekonomisi 3 yıl aranın ardından Ağustos ayında ilk kez cari fazla verdi. Görünen o ki bu fazla eğilimi bir müddet daha sürecek. Çünkü Türkiye ekonomisi ‘dengelenme’ süreci yaşıyor.

Ağustos’ta her ne kadar cari fazla verilse de yıllıklandırılmış cari açığın 51 milyar dolar olduğu görüldü. Türkiye’nin net uluslararası rezervlerinden bahsederken bu rakamı akılda tutmakta fayda var.

Rezervlerdeki duruma bakıldığında ise gerileme eğiliminin sürdüğü görülüyor. Bloomberg’in yaptığı hesaplamalara göre Türkiye’nin net uluslararası rezervleri 19 Ekim haftasında 24 milyar dolara kadar geriledi.

Bu, 2005’ten beri en düşük seviye olarak kaydedildi. 2011 yılında rezervler 70 milyar dolarla rekor seviye çıkmıştı. O dönemden sonra ise ara ara çıkışlara rağmen genel bir düşüş eğilimi izlendi.

 

Çok alametler belirdi durgunluğa ilişkin

Uluslararası kuruluşlar Türkiye’nin önümüzdeki dönemde ekonomik daralmaya gideceğini öngörürken, bu öngörüleri destekleyen veriler de sökün etmeye başladı.

Bugün (11 Ekim) gelen ödemeler dengesi bu yönde değerlendirilebilecek verilerden birisi oldu. Merkez Bankası’nın verilerine göre Türkiye Ağustos ayında 2,6 milyar dolarlık cari fazla verdi.

Bir ekonominin cari fazla vermesi esasen hedeflenen bir şey. Fakat Türkiye’nin mevcut ekonomik büyüme modeline bakıldığında pek de olumlu sinyaller veren bir durum değil.

cari1

Türkiye üretimde ithal girdilere önemli düzeyde bağımlı bir ülke. Döviz kurunda yaşanan hızlı yükseliş evresi öncesinde ithal girdilerle ekonomik aktivite bir şekilde ilerliyordu. Başka ifade ile çarklar dönüyordu…

Fakat kurdaki hızlı yükseliş sonrası ithalat maliyetli hale geldi. Ağustos’ta dolar kuru 7 seviyelerine çıkarken, ithalat da hızla geriledi. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre Ağustos ayında ithalat yıllık olarak yüzde 22,7 gerileme ile 14,8 milyar dolar oldu. Bunun da etkisiyle Ağustos’ta cari fazla kaydedildi.

KREDİLERDE KRİZDEN BU YANA EN SERT DARALMA

Durgunluğa ilişkin bir başka alamet ise kredi verilerinde saklı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın veri seti dikkate alınarak yapılan hesaplamalara göre, Türkiye’de kredilerde küresel finansal krizden bu yana en sert daralma gerçekleşti.

kredi1

28 Eylül haftası itibariyle kur etkisinden arındırılmış, yıllıklandırılmış ve 13 haftalık ortalama veriye göre krediler yüzde 3,5 daraldı.

Ticari kredilerde ise bu daralma yüzde 8,5 oldu.

 

Enflasyonun geleceğini işaret eden makas

Eylül ayı enflasyon verileri beklentilerin oldukça ötesinde gerçekleşirken, geleceğe ilişkin de endişe verici sinyaller verdi.

Ters köşe yapan manşet verilerin detayına bakıldığında en çok dikkat çeken hususlardan birinin tüketici fiyatları ile üretici fiyatları arasındaki makas olduğu görüldü.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre Eylül ayında tüketici fiyatları geçen yılın aynı ayına göre yüzde 24,52 arttı.

Üretici fiyatlarındaki yıllık artış ise daha hızlı oldu. Eylül’de üretici fiyatları enflasyonu Haziran 2002’den bu yana en hızlı yükselişi göstererek yüzde 46,15 oldu.

dsa

Böylelikle tüketici fiyatları ile üretici fiyatları arasında 21,6 puanlık bir makas oluştu. Bu, şu ana kadar iki enflasyon kalemi arasında gerçekleşen en geniş aralık oldu.

Enflasyonun seyri açısından bu makas oldukça kritik sinyaller veriyor.

Üretici fiyatlarının tüketici fiyatlarından yukarıda olması, üretici fiyatlarının market raflarına henüz yansımadığını gösteriyor. Üreticilerin karşı karşıya kaldığı maliyet artışları başka yöntemlerle çözülmediği sürece bu artışların eninde sonunda tüketici fiyatlarına yansıması bekleniyor.

Eylül ayı enflasyon verileri dolayısıyla Türkiye’de enflasyonist baskının bir süre daha devam edeceğine işaret ediyor.

“Dünya sürdürülmesi olanaksız bir finansal balon sarmalı içinde”

Finansal piyasalar için ‘balon’ uyarısı her dönem gündeme gelir. Bazen bu uyarılar çok  kritik noktalara işaret eder, bazen de tabiri caizse yalancı çobanın yeni bir yalanı kadar etki yaratır.

Bu konuda birçok çalışması bulunan South Center Başekonomisti Yılmaz Akyüz’e içinde bulunduğumuz dönemdeki balon riskini sordum.

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı eski direktörü ve başekonomisti olan Akyüz, Oxford University Press yayınları arasında yayınlanan “Playing with Fire” (Ateşle Oynamak) kitabında dünyanın acıyla deneyimlediği son finansal krizin koşullarını analiz ederken, bu finansal krize verilen politika yanıtının olası sorunlarına da dikkat çekiyor.

Akyüz, bu analizleri çerçevesinde “Önümüzdeki altı ayda, bir yılda büyüme ne olursa olsun dünya ekonomisi sürdürülmesi olanaksız bir finansal balon ve borç sarmalı içinde. Bunun nasıl, ne zaman patlayacağı kolaylıkla kestirilemez.” uyarısında bulunuyor.

Akyüz’ün sorularıma verdiği en dikkat çekici yanıtlardan biri bence şuydu:

“2008 krizi öncesinde IMF, dördüncü madde konsültasyon raporlarında ABD’nin banka sisteminin ne kadar sağlam olduğu üzerine methiyeler düzüyordu. Hatta krizin başlamasından bir ay kadar önce, ABD ekonomisinin yumuşak geçiş yapacağını yazıyordu. O zamanlar bu raporların yayınlanmasına onaylayan IMF baş iktisatçıları, kurumdan ayrıldıktan sonra “biz bu krizi önceden gördük” diye kitap yazmaya başladılar.

Yine geçen hafta IMF’nin yıllık toplantısında ve Jacques Polak konferansında (2 Kasım 2017), gelişmekte olan ekonomilerin dış finansal şoklara karşı ne kadar dirençli hale geldikleri üzerine bir sürü ahkam kesildi. Ancak şuna eminim ki, eğer ABD faizleri hızla artırır ve/veya uluslarası yatırımcılar risk alma iştahlarını kaybeder, sermaye hareketleri tersine döner ve bu ülkeler ciddi krizlerle karşılaşırlarsa, IMF ben bunların olabileceğini söylemiştim diyecektir.

South Centre, UNCTAD gibi kuruluşların önemli bir işlevi kırılganlıkları saptamak, yapılan yanlışları tartışmak ve gelişmekte olan ülkeleri uyarmak, yoksa onları pohpohlamak değil. Kitap da bunu yapmaya çalışıyor. Önümüzdeki altı ayda, bir yılda büyüme ne olursa olsun dünya ekonomisi sürdürülmesi olanaksız bir finansal balon ve borç sarmalı içinde. Bunun nasıl, ne zaman patlayacağı kolaylıkla kestirilemez. Ama “inşallah olmaz” diye niyet tutmak yerine buna göre tedbir almakta yarar var.”

Bir ürün segmentasyonu olarak GDO

GDO meselesini türlü boyuttan tartışabiliriz. Ama ben yumurtadan girip Ulrich Beck’e bağlayan bir hat üzerinde yürüyeceğim. Kısaca tabii… Yumurta meselesi şu. Malum free range yumurtalar var. Hani şu özgürce gezen tavukların yumurtladığı yumurtalar. Diğerleri gibi bütün gün oturmuyor bu tavuklar. Böyle olunca o yumurtaların daha farklı, daha lezzetli oldukları söyleniyor. Dolayısıyla diğerlerinden daha pahalılar. Tıpkı, Şişli’de bulunan organik pazarındaki meyve sebzeler gibi… Bu fiyat farkı içinde bulunduğumuz oyunun yeni ‘business’larından biri. İstanbul’da sosyetik alışveriş merkezi Kanyon’da kurulan organik pazar da bu business’ın ufak bir göstergesi sadece. Bu business klasik iktisadın o meşum argümanına dayanıyor. “Kıt kaynaklar, sonsuz ihtiyaçlar…” Öyle olunca daha çok insanı doyurabilmek için genetiği değiştirilmiş organizmalara ihtiyaç olduğu söyleniyor. Ama free range yumurtaların gösterdiği gibi GDO’ları parası olmayanlar yiyor. Kanyon’a gidemeyenler, Şişli’de bir kilo domatese 7-10 lira veremeyenler… GDO tek başına bir ürün segmentasyonu olarak sunuluyor. Organik etiketli fahiş bir ürün segmenti yaratılıyor. Sonra da “Kaynaklar kıt, ona göre” diye parmak sallanıyor. Alman sosyolog Ulrich Beck, Türkçe’ye yeni çevrilen en önemli eseri “Risk Toplumu, Başka Bir Modernliğe Doğru” kitabında biçimlendirdiği bakışında “Yoksulluk hiyerarşik, hava kirliliği demokratik”tir diyor. Modern sonrası toplumun riskini bu şekilde tanımlıyor. Tıpkı kaynakların azalmasının demokratikleşmesi gibi. Yani kaynakların kıtlığından tüm insanlar muzdarip olacakmış gibi. Halbuki Beck’in dediği gibi esas riskler sınıflar ötesi değil. Halen sınıf temelli… Establishment’ın yeni business’ları yumurtalar da bunu gösteriyor.