Karikatürün iki önemli ismiyle sohbet

Dün akşam bir grup gazeteci olarak Kübalı karikatüristler Angel Boligan ve Aristides Hernandez ile bir akşam yemeği yedik. Angel Boligan, Meksika’da yaşayan bir karikatürist. Meksika’nın en büyük gazetelerinden biri olan El Universal için çiziyor. Bunun yanında dünyanın birçok bölgesinde farklı yayınlarda da Boligan’ın çizimlerine rastlamak mümkün. Fransız Courrier International bunlardan bir tanesi. Boligan, uzun bir süre Türkiye’de Turkishtime dergisi için de çizimler yapmıştı. Yukarıda gördüğünüz çizim de Turkishtime arşivine ait. Bununla birlikte Türkiye’de başta Aydın DoğanUluslararası Karikatür Yarışması olmak üzere birçok organizasyona katıldı. Bu sefer de Karikatürcüler Derneği’nin Uluslararası Nasrettin Hoca etkinlikleri için arkadaşı Aristides Hernandez ile birlikte Türkiye’deydiler. Boligan’ın gerçekten etkileyici çizgileri var. Bunun yanında çizgilerinde eleştirel bir ton hakim. “Televizyon ve dine karşı eleştirel çizgiler çiziyorum” diyor. Katolik Meksika’da yayınlanan çizgileri, bizim gibi karikatüristlerinin başının sürekli belada olduğu Türkiye gibi bir ülkeye göre gayet sert. Ama pek de sorun yaşamıyor. Belki sorun olarak algılanmaz ama sadece tek bir olaydan bahsetti. Bir dergi için Fidel Castro’nun karikatürünü çizmiş. Bu karikatürde Castro, Adidas eşofmanları ve Nike ayakkabıları ile görülüyor. Kafasında da asker yeşilinde bir taç var. Kafasında hem taç olması hem de eşofman giymesi biraz uyumsuz bulunduğu için geri çevrilmiş. Boligan’ın çizimlerini http://www.boligan.com/index2.php?id=3 adresinde görebilirsiniz.

“İdeolojik sapma yok”  

Boligan’ın arkadaşı Aristides Hernandez de ülkesinde ünlü bir karikatürist. Esas mesleği psikiyatrlık olan Hernandez karikatür yanında resim ve ilüstrasyonla da ilgileniyor. O da tıpkı Boligan gibi dünyada birçok yayın için çiziyor. Hernandez ile Küba’nın değişen havasını konuştuk. Kardeş Raul döneminde küçük işletmelere izin verildiğini anlatan Hernandez, tarımda da sınırlı toprak mülkiyetinin tanındığını söylüyor. “Köylüler kamuya yaptıkları üretimin belli bölümünü aktarmak durumundalar. O bölümün üstü de kendilerine kalıyor. Bu yüzden daha verimli çalışıyorlar” diyor Hernandez. Raul’ün değişimi savunduğunu ama hantal bürokratik yapının devam ettiğini söylüyor. “Raul de bir zamanlar o hantal bürokrasinin bir parçasıydı” diyen Hernandez şöyle devam ediyor: “Ekonomide değişiklikler var. Ama Küba’da ideolojik sapma yok. Ülkemin SSCB gibi olmasını istemiyorum” Hernandez’in çizimleri için de http://www.areshumour.com/ adresine bakabilirsiniz.

Advertisements

Tarihin üstünde gezinmek

Tarihin ne menem bir savaş alanı olduğunu söylemeye ne hacet! En keskin, en yalın kılıçları ile zapt etmeye her zaman yeminli olan muktedirler belleğin vicdanını savunmaya çalışanların üzerine marş marş edip duruyorlar. Belleğin, hafızanın ve acıtıcı da olsa hakikatin peşinde koşan çocuklar ise hiç vazgeçmiyorlar sözlerinden. Berlin’deki eyalet seçimlerinde sol, hiç de azımsanamayacak bir zafer kazanınca o kentin solduyusu, bellek ile iç içeliği düştü aklıma. Yukarıda çocukların üstünde gezindikleri o beton bloklar, Katledilmiş Yahudiler Anıtı’nın bir bölümü. Kentin göbeğinde o tarihin tüm kasvetini anlatıyor, her gün, her ay, her mevsim. Sadece o soykırımın değil Berlin Duvarı’nın iç burkan anılarından, savaşların tüm yıkıcılığına savaş sevicilerin kirli ellerinin izleri dikkatle gözler önüne seriliyor şehrin her yerinde. Kentlerin hafızasının oradaki oksijeni ne kadar artırdığını anlatıyor Berlin’in tarih notları. Genelde Şark’tan oraya gidenlerin bu notları abarttığı çok olur. O yerlere iflah olmaz bir hayranlıkla bakanlarına da çok rastlanır. Öyle bir maluliyet olsun istemem burada. Ama türlü kırımların yaşandığı bu coğrafyada belleğin bu derece mutlaklaştırılmasına gönül düşürmemek pek de mümkün olmuyor!   

Barcelona’nın işgal evleri

Barcelona’nın ziyadesiyle turistik yerlerinden Parc Güell burjuva estetiğinin gürültülü dışavurumcu anıtlarından biri. Etrafı çitlerle çevrili bir şehir parkı olan Parc Güell, ilk olarak dönemin burjuva ailesi Güell’lere özel bir bahçe olarak Gaudi tarafından tasarlanmış. Sonra da herkesin gezebildiği bizim Yıldız Parkı gibi bir park haline getirilmiş. Yarattığı duygunun Tim Burton filmlerinin çizgileri ile paralel olduğunu söylemek abartı olmaz. Ancak çitlerin dışına kafanızı uzattığınızda gerçek hayatın estetiğine ve işleyişine çağıran farklı nitelikteki bir anıtla karşılaşmanız mümkün. Barcelona’nın işgal edilen evlerinden biriyle. Özellikle Avrupa’da metruk evlerin işgal edilip kullanılması sıklıkla rastlanan bir durum. (Yine daha detaylı bilgi için bir link verelim. http://squattercity.blogspot.com/) Barcelona’da Parc Güell’in tam karşısında ve kendi dünyasında gayet bilindik olan fotoğraftaki ev de bunlardan biri. 2007 yılı itibariyle Barcelona’da bu evlerin sayısı 200 civarındaydı. Sistem dışı bireylerin yarattığı işgal evleri dünyası sanatsal yaratımların da sıra dışı menbaları durumunda. Fotoğrafta görülen o evin duvarlarında yazan mesajlara bakıldığında bu durum daha somut bir şekilde ortaya çıkıyor: “Sizin kapitalist cennetinizi biliyoruz. Biz özgürlüğün cehennemini arıyoruz” (Fotoğraf: Elif Miral Oktay)

Cemal Kafadar söyleşileri kitap olsa keşke

Bir+Bir aperatiflerinden kahvesine leziz bir dergi. Önce A’dan X’e ile iştahınız açılıyor. Kapak söyleşileri biçiminde ana yemeği sindire sindire yediğinizde damağınız şenleniyor. Sonra da tatlı niyetine tarihçi Cemal Kafadar söyleşileri… Ama Bir+Bir’in en son menüsünde o tatlı gelmedi önümüze. Biraz hayal kırıklığı yaşamadık desek yalan olur. Gerçekten leziz sohbetler okuyorduk her sayı. Çünkü memleket tarih yazıcılığı için değişik bir tarzı simgeliyordu Kafadar. Gündelik hayatın tarihini yazıyordu. Bunu biraz açalım. Zira son zamanlarda saray ve cinsellik üzerine yapılan tarih ile bu tarzın aynı kefeye konma riski var. Kafadar’ın gündelik tarihi yazarken odaklandığı temel alan “sivil” yaşam. Kariyeri boyunca yaptığı çalışmaların birçoğunda bu alanın detaylarını sunduğu görülüyor. Türkçe’de en son çıkan kitabı, “Kim varmış biz burada yoğ iken”de (Metis, 2009) dört Osmanlı’nın hayatından bir kesiti sunarken Osmanlı’da sivil yaşamın farklı boyutlarını yansıtıyor bize. Orada bir yeniçeriyi anlatırken bile, savaşlara giden, devleti için kılıç sallayan bir yeniçerinin öyküsünü değil, “Babasından kalan arazi üzerindeki haklarını korumak için divan-ı hümayuna başvuran” bir yeniçerinin hikayesini anlatıyor. Bir+Bir’deki söyleşileri için de aynı şeyleri söylemek mümkün elbet. Patrona Halil’den Karacaoğlan’a çizdiği portrelerde tümüyle devletlu’lardan azade bir tarih anlatısı koyuyordu önümüze, gümüş tabak içerisinde. Kafadar’ın tarzında özellikle Bir+Bir söyleşilerinde daha fazla önplana çıkan bir diğer önemli nokta dinamizmiydi. Tarih yazımı konusunda eğitim almamış biri olarak bu “dinamizm” lafını subjektif bir biçimde kullanıyorum zaar. Ancak, bir şarkıdan, bir filmden, güncel bir meseleden mülhem, mükellef bir tarih anlatısı yaratmasını “dinamizm” kavramının çok iyi yansıttığını düşünüyorum.

O yüzden o söyleşilerin Türkiye’deki tarih yazıcılığı açısından farklı bir yerde durduğunu söylemek mümkün. Tabii ortaya çıkan bu farklı formda mahir sorularıyla Yücel Göktürk ve Ulaş Özdemir’in de çok önemli payı var. Hatta öyle sorular var ki Kafadar’ı alıyor, başka bir noktaya götürüyor.

Tüm bunlar bir araya gelince gönlümüze şu dilek düşüyor: “Keşke bu söyleşiler bir kitapta toplansa” Sizce de güzel olmaz mı?