Şu “afetler gıda fiyatları artışında etkili oluyor” lafı üzerine birkaç soru

2018 yılında da çok konuşulmuştu ama 2019 yılının başlarında gıda fiyatlarındaki yüksek seyir iyice dikkat çekici hale geldi. Televizyonlarda, gazetelerde çoğu kez “Gıda fiyatları neden artıyor?”, “Marketler mi pahalı pazarlar mı?” gibi sorular gündeme geldi.

Gıda fiyatları kritik yapısal sorunlar nedeniyle artıyor esasında. Bu sorunların ne olduğu ya da nasıl çözüleceği kapsamlı bir konu. Fakat bizde tarım sektörü temsilcileri “Afetler, gıda fiyatlarının artmasına neden oluyor” argümanını çok seviyor.

Afetlerin ne kadar etkili olduğu, fiyatları ne kadar baskıladığı konusuna ciddi olarak eğilmek gerekir. Ama sektörden isimlerin verdiği rakamlar bazı soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. E insan rakamlara dikkatli bakınca ister istemez “Afetler gıda fiyatlarını artırıyor” lafı da pek inandırıcı gelmiyor.

Bakalım hemen o rakamlara….

Afetler son dönemde özellikle Antalya’da etkisini gösterdi. Bu bölge tarımsal üretimin merkezlerinden birisi. Peki bu bölgede ne kadar tarım alanı etkilendi afetlerden?

Dünya gazetesine açıklama yapan Antalya Yaş Meyve Sebze Komisyoncular Derneği Başkanı Nevzat Akcan, 2019 yılı Ocak ayının sonlarında Antalya’da yaşanan hortum ve yağmur felaketinin 26 bin dönüm alanda etkili olduğunu söyledi. Başka deyişle 2 bin 600 hektar.

Capture2

Yaratılmak istenen havaya bakarsanız Türkiye’nin sebze-meyve dikili alanının 10-15 bin hektar olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat Tarım Bakanlığı’nın verilerine göre gerçekten dikkate alınmayacak düzeyde bir alanın afetlerden etkilendiğini görebilirsiniz.

Dönelim bakanlığın bitkisel üretim verilerine o zaman…

2017 sonu itibariyle Türkiye’nin sebze ekili alanın büyüklüğü 798 bin hektar. Meyve üretimi alanını hesaba katmazsak, Antalya’da afetten etkilenen alanların Türkiye’nin sebze ekili alanlarına oranı sadece yüzde 0,32.

Capture3

Bu kadar alandaki ürünün etkilenmesi fiyatları bu kadar bozuyorsa ortada gerçekten büyük bir sorun var demektir. Afetlerin dinmesiyle fiyatların normale döneceği söylemi de bu rakamlardan sonra çok da ikna edici gelmiyor…

Advertisements

Büyüme mi önemli yoksa daha iyi yaşamak mı?

1117160_770x443

Piyasa aktörleri ve kimi ekonomistler için büyüme neredeyse fetişleştirilen bir kavram. Tüm planlamalar, hedeflemeler büyüme üzerine yapılıyor. Büyüme elde edildiğinde üretilen katma değerin paylaşımı konusu ise çoğu zaman dikkate alınmıyor. Böyle olunca “Büyüyoruz ama hissetmiyoruz” şikayetlerini çokça duyabiliyoruz.

Peki toplumun geniş kesimlerince çok da hissedilmeyen bir büyüme gerçekten önemli mi? Yoksa insani gelişmişliğe ve katma değerin paylaşımında daha doğrudan bir yönetime dayanan modeller mi tercih edilmeli?

Bu konu hakkında Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyeleri Prof. Dr. Fikret Adaman ve Doç. Dr. Yahya Mete Madra ve bağımsız araştırmacı Dr. Bengi Akbulut bir söyleşi gerçekleştirmiştik (Söyleşinin tamamı için tıklayınız)

Burada o söyleşiden yukarıdaki sorulara yanıtlar sunan kısa bir bölüm aktaracağım. Türkiye ekonomisinde tam da dengelenme kavramının dillere pelesenk olduğu bu dönemde bu bölümde yer alan ifadeler bazı ilhamlar verebilir.

Fikret Adaman

‘Odağa büyümeye alalım ama -iktisadi terminoloji ile söylersek- birtakım dışsallıklar olacak onları da içselleştirmeye çalışalım’ yaklaşımı çok doğru bir yaklaşım değil. Ben planlamanın Ankara’dan akil insanlar tarafından yapıldığı bir modele de karşıyım. Bu yapı pekala oradaki ekolojiye de dikkat edebilir, eşitlikçi bir ülke yaratmak üzere de çalışabilir.

Ama biz daha farklı bir şey söylüyoruz. İktisadi planlamaların daha politik süreçlerde tartışılması gerekiyor ve bunun elden geldiğince yerelden çıkması gerekiyor. Biz yerele bağımsız feodal devletçikler gözüyle bakmıyoruz. Tabii ki yerellerin koordine olması lazım, birtakım süreçlerin makro düzeyde tasarlanması lazım, bunların ülke içerisindeki belki de uluslararası etkilerinin değerlendirilmesi lazım. Bir noktada biz planlı bir yaşamın kaçınılmazlığına vurgu yapıyoruz. Ama biz bu planlamanın katılımcı demokratik yapılanmalarla inşa edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bunun elden geldiğince yerele inen, yerele odaklanan bir yapı olması gerektiğine inanıyoruz. Ayrıca, Avrupa’da ve başka ülkelerde ‘degrowth’ yani planlı ekonomik küçülme modeli son 10 yıldır tartışılıyor; bu tartışmayı gözden uzak tutmayalım diyoruz.

 

Bengi Akbulut 

‘Büyümeme’ hareketi özellikle İtalya, Fransa ve İspanya’da çıkan aslında mutlak anlamda bir küçülme gibi düşünülmektense, ekonominin büyümeye hizmet etmesi ya da toplumsal olarak bunun arzu edilebilirliğini sorgulayan bir hareket. Tarım, sanayi ve hizmetler sektöründe büyümeyi önceleyen politikaların sorgulandığı bir model bu. Bunun önemli fikri ve sosyal kökenleri söz konusu. Büyümeden ziyade iyi yaşamayı ve doğa ile saygılı bir ilişki kurmayı savunan birçok tarihi kültürel yapı da var.

Bu hareket akademisyenlerin bir araya gelmesi ile yaygınlaşmış durumda. Bugüne kadar genelde fikir geliştirme ve birtakım yerel deneyimler üzerinden gitti. Mesela konutu meta haline getirerek bunun büyümesine odaklanmak değil, herkesin ihtiyacı olacak kadar bir konuta sahip olması, bunu da mümkün olduğu kadar sosyal tahribat yaratmadan yapmak gibi ilkeler söz konusu. Ama her zaman hareket ‘varolan sistem içinde bir şey önermediğiniz sürece bunlar hayata geçirilemez’ diye eleştirildi.

 

Yahya Madra 

Burada üç tane kavram var: dayanışma, artık ve yeterlilik. Öncelikle bireycilik ve rekabet yerine dayanışma kavramının öne çıkarılması gerekiyor. Bütün bu tartışmalarda arka planda olan şey neoliberal anlayıştaki bireyci ontolojiye karşı daha dayanışmacı, daha paylaşımcı bir toplumsal ontoloji önermek. İkincisi toplumsal artığın nasıl üretildiği, kimin el koyduğu ve nasıl paylaşıldığı meselesi geliyor. Vergi meselesi biraz bununla ilgili. Toplumsal artığı üretenler o artıktan ne kadar pay alıyorlar ya da hiç alamıyorlar. Temellük edenler bunu nereye harcıyor, nereye yatırım yapıyorlar. Gelir dağılımı tartışmaları aslında bölüşüm ilişkileri üzerinden gidiyor. Toplumsal tartışmalarda bunların yerinin olması lazım.

Bizim aslında büyüme oranları yerine artığın nasıl paylaşıldığını tartışmamız lazım. Mesela borsa endeksleri her gün ekran altından geçiyor, neden işsizlik endeksi ya da sömürü oranı geçmiyor? Son olarak da yeterlilik kavramına değinelim. Biz hep gerekliliklerden bahsediyoruz. İktisat gerekliliklerin bilimi denir. Aslında dünyaya bir kıtlık ontolojisinin penceresinden bakmamıza neden oluyor ve kıtlık koşulları altında kâr/yarar ençoklama ile birlikte düşünülüyor. Halbuki gereklilik, kıtlık, kemer sıkma vs. yerine yeterliliğe odaklanmalı. Bize nitelikli yaşam için ne yeter diye sorulmalı.

Büyümeyi fetişleştirmekten söz ettik. Ama büyüme bir fetişten ziyade daha çok eril bir kavram. Büyümenin getirdiği erilliğe karşı yeterliliği koymalı. Bu sadece bireylerle ilgili değil, oradan başlıyor kuşkusuz ama mahallelerle, toplumla ilgili bir şey. Örneğin son seçimde asgari ücret tartışmasının en önemli katkısı Türkiye’de DİSK’in verdiği bir aileye geçinmesi için yeterli seviyeyi ortaya çıkarmasıydı. Neyin yeterli olduğu tartışılmaya başlandı. Yeterlilik toplumsal olarak insanların tartışmasıyla ortaya çıkacak bir şey.

Ermeni Patrik ‘vekili’ bana neden kızdı?

Bugünlerde Türkiye Ermenileri Patrik Vekili Aram Ateşyan, Alman parlamentosundan geçen Ermeni Soykırımı ile ilgili karar sonrası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hitaben kaleme aldığı mektup ve cemaatin kendisine verdiği tepki nedeniyle yeniden gündemde.
Ermeni cemaatinde Patrik Vekilinin temsiliyetinin meşru olmadığı yönünde yaygın bir kanı söz konusuyken son mektup bardağı taşıran son damla oldu.
Agos gazetesi eski yayın yönetmeni ve Aras Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Rober Koptaş, bu mektup sonrasında Ateşyan’ın sicilini gayet güzel bir şekilde ortaya döktü.
Cemaatin bazı mülklerine ilişkin soru işaretlerin kadar bu topraklarda sıklıkla tanık olduğumuz bir iktidar yozlaşması hikayesi sunuyor bu sicil.
Tüm bu tartışmalar olurken aklıma Ateşyan ile yaşadığımız bir hatıra düştü, tüm bu fotoğrafı tamamlayan küçük bir hatıra…
2010 yılında Ermeni cemaati, kadim kilise Ahtamar’da ilk defa ayin düzenleyecekti. Ben de Alman yayıncılık kuruluşu Deutsche Welle’ye yapacağım haber için bu ayinin Ermeni toplumu için ne kadar önemli olduğunu anlatması amacıyla Ateşyan’ın kapısını çaldım.
Kumkapı’daki etkileyici Patrikhane binasına ilk girişimdi.
Ateşyan tek başına karşıladı beni. Sorularıma açıklıkla yanıt verdi. Ama bir soru var ki ona verdiği cevap daha doğrusu reaksiyon Ateşyan ile ilgili şimdilerde gördüğümüz fotoğrafı tamamlayan bir unsur oldu.
Sorum şuydu: “Bu ayinde Hrant Dink’i anacak mısınız?
Cevap ise şu: “Ne alakası var?!!”
Sanırım iki kere tekrarladı alakası olmadığını, hem de gayet sert bir şekilde.
Hrant, köşeli biriydi, Ermeni cemaatinin tepkisi almaktan çekinmeden fikirlerini söylerdi. Hele Ateşyan gibi bir yöneticinin tepki göstermesi gayet doğaldı.
Ama böylesi bir sert cevabı beklemiyordum açıkçası.
Tabii böyle bir sorunun yersiz bir soru olduğu da ifade edilebilir. Böylesi bir ayinde böyle bir anmanın programa dahil ol(a)mayacağını bilmem gerekirdi belki.
Bu konudaki cehaletimizin elbette affedilir bir yanı yoktur. Bu yazının konusunu aşar ama Prof. Dr. Elçin Macar’ın İstanbul Rum Patrikhanesi ile ilgili Türk tarih yazımının gösterdiği ilgisizlik ve cehaletin bu topluma yaklaşırken ne kadar büyük sorunlar yarattığına vurgu yaptığını tam da burada hatırlatmak gerekir. (Bkz. Cengiz Aktar’ın derlediği Ekümenik Patrikhane kitabı) Binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan azınlıklara karşı Türk kamuoyunda cehalet had safhada.
Fakat benim bu cehaletimin, yersiz sorumun bu kadar reaksiyon alması da oldukça ilgi çekiciydi. Bu konuda nezaket gösteremedi Ateşyan.
Hrant sadece Ermeni toplumu için değil bu coğrafyadaki tüm halklar için bir demokrasi mücadelesi verdi.
Umarız Patriklik seçimi ile ilgili demokrasinin işlediği, toplumun taleplerinin yansıdığı bir aşamaya geliriz.

Muhalefetin sesini kesmek

Gerry Adams’tan Selahattin Demirtaş’a uzanan bir “ses kesme” hikayesi bu… Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı süresince başına gelenler malum. Devlet kanalı TRT, Demirtaş’a saniyelerle ölçülen süreler ayırdı. Demirtaş da kampanyası boyunca bunu sürekli dile getirdi. (Demirtaş’ın eleştirilerinden ufak bir kısmını izlemek için tıklayınız) Demirtaş’a uygulanan bu “ses kesme” stratejisinin tarihte somut bir örneği var: IRA’nın siyasi kanadı Sinn Fein’in lideri olan Gerry Adams’ın röportajlarında sesinin bir aktör tarafından seslendirilmesi… (Adams’ın bir aktör tarafından nasıl seslendirildiğini görmek için tıklayınız) Adams’ın başka bir dil ya da aksanlı bir İngilizce konuştuğu için bu yöntemin uygulandığı sanılmasın. Amaç tümüyle Adams’ın kendi sesinin duyulmasını önlemek (Adams “sesinin kesilmesini” şöyle anlatıyor) İki siyasi hareket arasında analoji kurmak amacıyla değil ama iktidarın muhalefet üzerindeki bir nevi biyopolitik baskısını özetlemek açısından iki muhalifin yaşadıkları gerçekten ilgi çekici. 

Suriye meselesinde iki tabu: İslamcılık ve Kürt bölgesi

Çarşamba günü (26 Eylül 2012) CNN’de Amanpour’un konuğu İngiltere Eski Başbakanı Tony Blair’di. Tony Blair, Irak savaşında da iyice ortaya çıktığı gibi Anglosaksonların başını çektiği Batı hegemonyasının önemli sözcülerinden biri. Onun dedikleri bu kampın bakış açısını birebir olmasa da önemli ölçüde yansıtıyor. Blair, Amanpour’a Suriye konusunda Batı’nın müdahale etmekten imtina ettiğini, çünkü Esad sonrası bu ülkede nelerin olabileceğini kestiremediklerini söyledi. Daha sonra da Libya ve Mısır’da ortaya çıkan İslamcı hareketleri birebir anmasa da bu ülkede de Esad’tan sonra böyle oluşumların ortaya çıkacağından şüphe duyduklarını ima etti. Batı’nın İslamcılık tabusu Suriye konusunda ciddi bir atalet yaratıyor. Benzer bir atalet Türkiye’de de söz konusu. Suriye’nin Türkiye gündeminin gerilerine düşmesinin temel nedeni başta ABD olmak üzere batının konuyu askıya alması. Ama Türkiye de tıpkı Blair’in ifade ettiği gibi Esad sonrasından çekiniyor. Türkiye’nin tabusu ise Kürt bölgesi. Esad sonrası Suriye’nin kuzeyinde bir özerk Kürt bölgesinin kurulması korkusu Türkiye’nin Batı ile paralel şekilde Suriye konusunu ertelemesine yol açıyor olabilir.

Yeni bir küresel sol için

Toplumsal muhalefetin sanal ortamlarda örgütlenmesi yönündeki çalışmalar devam ediyor. Son olarak Katılımcı Bir Toplum İçin Küresel İşbirliği (International Organization for a Participatory Society) ( http://www.iopsociety.org/ ) isimli yeni bir oluşum kuruldu. Oluşumun içinde sanal alemin sabık muhaliflerinden Znet’ten Michael Albert de bulunuyor. Albert’ın bu oluşumun amaçlarını anlattığı satırlarına dikkat kesilmekte fayda var.

 

Michael Albert: “IOPS amaçları, daha iyi bir toplum yönündeki vizyonu ve böylece bir kişiyi elde etmek için yaptıkları ile farklılıklar gösteriyor. Bu organizasyonun geçmişteki deneyimlerden daha iyi işler yapacağını umut ediyorum. Geçmişteki deneyimler sınıfsız, kendi kendini yöneten aynı zamanda korumacı ve hatta içsel çatışmaları ve farklı akımları destekleyici nitelikteydiler. Ayrıca bu organizasyonun şehirden şehre ülkeden ülkeye daha fazla çeşitlilik göstereceğini ve geçmiş örneklerde tipik olarak görülenden daha çok her seviyeden katılımcının bulunmasını sıcak karşılayacağını umut ediyorum. Bunu nasıl ifade edeceğimden emin değilim ama bu organizasyonun daha kararlı ve ciddi olmasına rağmen daha esnek ve rahat olmasını da ümit ediyorum. Böylelikle diğerlerinin fikirlerini kapı dışarı etmek için kendi tercih ettiği fikirlere ziyadesiyle bağlanmış insanlar olmadan farklılıkları kucaklayabilir”

 

Röportajın İngilizce tam metni için;

 

http://www.zcommunications.org/for-a-new-left-international-by-michael-albert

Dünya Müslümanları birlik mi ki??

Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezi hararetle tartışılırken Deniz Ülke Arıboğan bu tezin geçerli olmadığına ilişkin yorumlar yapıyordu. Kürsüde, o zaman Suudi Arabistan ile yaşadığımız Ecyad Kalesi’nin yıkılması krizinden yola çıkarak, “Eğer Huntington’un dediği gibi medeniyetler tek bir blok olarak birbirleri arasında çatışıyorsa, neden Müslüman olan Suudi Arabistan ile Türkiye kendi arasında bu tip problemler yaşıyor” diyordu.  O tezin o zamandan sakat olduğunu dile getiriyordu. Şimdilerde yine Müslüman dünyasından yola çıkarsak bu tezin iler tutar yanı olmadığı ifade edilebilir. Ancak Türkiye dış politikasında bu demode tezin etkilerini görünce insan şaşırmadan edemiyor. Filistin konusunda Arap dünyasında beklenen dayanışmanın gerçekleşmemesine rağmen, bu meselenin neredeyse şampiyonluğunu yapan Türkiye, halen Arap dünyasının Suudi’ler gibi karanlık aktörlerine mesafe koyamıyor. Bahreyn’e, Yemen’e; Mısır ya da Libya’ya baktığı gibi bakamıyor.