Ermeni Patrik ‘vekili’ bana neden kızdı?

Bugünlerde Türkiye Ermenileri Patrik Vekili Aram Ateşyan, Alman parlamentosundan geçen Ermeni Soykırımı ile ilgili karar sonrası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hitaben kaleme aldığı mektup ve cemaatin kendisine verdiği tepki nedeniyle yeniden gündemde.
Ermeni cemaatinde Patrik Vekilinin temsiliyetinin meşru olmadığı yönünde yaygın bir kanı söz konusuyken son mektup bardağı taşıran son damla oldu.
Agos gazetesi eski yayın yönetmeni ve Aras Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Rober Koptaş, bu mektup sonrasında Ateşyan’ın sicilini gayet güzel bir şekilde ortaya döktü.
Cemaatin bazı mülklerine ilişkin soru işaretlerin kadar bu topraklarda sıklıkla tanık olduğumuz bir iktidar yozlaşması hikayesi sunuyor bu sicil.
Tüm bu tartışmalar olurken aklıma Ateşyan ile yaşadığımız bir hatıra düştü, tüm bu fotoğrafı tamamlayan küçük bir hatıra…
2010 yılında Ermeni cemaati, kadim kilise Ahtamar’da ilk defa ayin düzenleyecekti. Ben de Alman yayıncılık kuruluşu Deutsche Welle’ye yapacağım haber için bu ayinin Ermeni toplumu için ne kadar önemli olduğunu anlatması amacıyla Ateşyan’ın kapısını çaldım.
Kumkapı’daki etkileyici Patrikhane binasına ilk girişimdi.
Ateşyan tek başına karşıladı beni. Sorularıma açıklıkla yanıt verdi. Ama bir soru var ki ona verdiği cevap daha doğrusu reaksiyon Ateşyan ile ilgili şimdilerde gördüğümüz fotoğrafı tamamlayan bir unsur oldu.
Sorum şuydu: “Bu ayinde Hrant Dink’i anacak mısınız?
Cevap ise şu: “Ne alakası var?!!”
Sanırım iki kere tekrarladı alakası olmadığını, hem de gayet sert bir şekilde.
Hrant, köşeli biriydi, Ermeni cemaatinin tepkisi almaktan çekinmeden fikirlerini söylerdi. Hele Ateşyan gibi bir yöneticinin tepki göstermesi gayet doğaldı.
Ama böylesi bir sert cevabı beklemiyordum açıkçası.
Tabii böyle bir sorunun yersiz bir soru olduğu da ifade edilebilir. Böylesi bir ayinde böyle bir anmanın programa dahil ol(a)mayacağını bilmem gerekirdi belki.
Bu konudaki cehaletimizin elbette affedilir bir yanı yoktur. Bu yazının konusunu aşar ama Prof. Dr. Elçin Macar’ın İstanbul Rum Patrikhanesi ile ilgili Türk tarih yazımının gösterdiği ilgisizlik ve cehaletin bu topluma yaklaşırken ne kadar büyük sorunlar yarattığına vurgu yaptığını tam da burada hatırlatmak gerekir. (Bkz. Cengiz Aktar’ın derlediği Ekümenik Patrikhane kitabı) Binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan azınlıklara karşı Türk kamuoyunda cehalet had safhada.
Fakat benim bu cehaletimin, yersiz sorumun bu kadar reaksiyon alması da oldukça ilgi çekiciydi. Bu konuda nezaket gösteremedi Ateşyan.
Hrant sadece Ermeni toplumu için değil bu coğrafyadaki tüm halklar için bir demokrasi mücadelesi verdi.
Umarız Patriklik seçimi ile ilgili demokrasinin işlediği, toplumun taleplerinin yansıdığı bir aşamaya geliriz.

Muhalefetin sesini kesmek

Gerry Adams’tan Selahattin Demirtaş’a uzanan bir “ses kesme” hikayesi bu… Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı süresince başına gelenler malum. Devlet kanalı TRT, Demirtaş’a saniyelerle ölçülen süreler ayırdı. Demirtaş da kampanyası boyunca bunu sürekli dile getirdi. (Demirtaş’ın eleştirilerinden ufak bir kısmını izlemek için tıklayınız) Demirtaş’a uygulanan bu “ses kesme” stratejisinin tarihte somut bir örneği var: IRA’nın siyasi kanadı Sinn Fein’in lideri olan Gerry Adams’ın röportajlarında sesinin bir aktör tarafından seslendirilmesi… (Adams’ın bir aktör tarafından nasıl seslendirildiğini görmek için tıklayınız) Adams’ın başka bir dil ya da aksanlı bir İngilizce konuştuğu için bu yöntemin uygulandığı sanılmasın. Amaç tümüyle Adams’ın kendi sesinin duyulmasını önlemek (Adams “sesinin kesilmesini” şöyle anlatıyor) İki siyasi hareket arasında analoji kurmak amacıyla değil ama iktidarın muhalefet üzerindeki bir nevi biyopolitik baskısını özetlemek açısından iki muhalifin yaşadıkları gerçekten ilgi çekici. 

Suriye meselesinde iki tabu: İslamcılık ve Kürt bölgesi

Çarşamba günü (26 Eylül 2012) CNN’de Amanpour’un konuğu İngiltere Eski Başbakanı Tony Blair’di. Tony Blair, Irak savaşında da iyice ortaya çıktığı gibi Anglosaksonların başını çektiği Batı hegemonyasının önemli sözcülerinden biri. Onun dedikleri bu kampın bakış açısını birebir olmasa da önemli ölçüde yansıtıyor. Blair, Amanpour’a Suriye konusunda Batı’nın müdahale etmekten imtina ettiğini, çünkü Esad sonrası bu ülkede nelerin olabileceğini kestiremediklerini söyledi. Daha sonra da Libya ve Mısır’da ortaya çıkan İslamcı hareketleri birebir anmasa da bu ülkede de Esad’tan sonra böyle oluşumların ortaya çıkacağından şüphe duyduklarını ima etti. Batı’nın İslamcılık tabusu Suriye konusunda ciddi bir atalet yaratıyor. Benzer bir atalet Türkiye’de de söz konusu. Suriye’nin Türkiye gündeminin gerilerine düşmesinin temel nedeni başta ABD olmak üzere batının konuyu askıya alması. Ama Türkiye de tıpkı Blair’in ifade ettiği gibi Esad sonrasından çekiniyor. Türkiye’nin tabusu ise Kürt bölgesi. Esad sonrası Suriye’nin kuzeyinde bir özerk Kürt bölgesinin kurulması korkusu Türkiye’nin Batı ile paralel şekilde Suriye konusunu ertelemesine yol açıyor olabilir.

Yeni bir küresel sol için

Toplumsal muhalefetin sanal ortamlarda örgütlenmesi yönündeki çalışmalar devam ediyor. Son olarak Katılımcı Bir Toplum İçin Küresel İşbirliği (International Organization for a Participatory Society) ( http://www.iopsociety.org/ ) isimli yeni bir oluşum kuruldu. Oluşumun içinde sanal alemin sabık muhaliflerinden Znet’ten Michael Albert de bulunuyor. Albert’ın bu oluşumun amaçlarını anlattığı satırlarına dikkat kesilmekte fayda var.

 

Michael Albert: “IOPS amaçları, daha iyi bir toplum yönündeki vizyonu ve böylece bir kişiyi elde etmek için yaptıkları ile farklılıklar gösteriyor. Bu organizasyonun geçmişteki deneyimlerden daha iyi işler yapacağını umut ediyorum. Geçmişteki deneyimler sınıfsız, kendi kendini yöneten aynı zamanda korumacı ve hatta içsel çatışmaları ve farklı akımları destekleyici nitelikteydiler. Ayrıca bu organizasyonun şehirden şehre ülkeden ülkeye daha fazla çeşitlilik göstereceğini ve geçmiş örneklerde tipik olarak görülenden daha çok her seviyeden katılımcının bulunmasını sıcak karşılayacağını umut ediyorum. Bunu nasıl ifade edeceğimden emin değilim ama bu organizasyonun daha kararlı ve ciddi olmasına rağmen daha esnek ve rahat olmasını da ümit ediyorum. Böylelikle diğerlerinin fikirlerini kapı dışarı etmek için kendi tercih ettiği fikirlere ziyadesiyle bağlanmış insanlar olmadan farklılıkları kucaklayabilir”

 

Röportajın İngilizce tam metni için;

 

http://www.zcommunications.org/for-a-new-left-international-by-michael-albert

Dünya Müslümanları birlik mi ki??

Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezi hararetle tartışılırken Deniz Ülke Arıboğan bu tezin geçerli olmadığına ilişkin yorumlar yapıyordu. Kürsüde, o zaman Suudi Arabistan ile yaşadığımız Ecyad Kalesi’nin yıkılması krizinden yola çıkarak, “Eğer Huntington’un dediği gibi medeniyetler tek bir blok olarak birbirleri arasında çatışıyorsa, neden Müslüman olan Suudi Arabistan ile Türkiye kendi arasında bu tip problemler yaşıyor” diyordu.  O tezin o zamandan sakat olduğunu dile getiriyordu. Şimdilerde yine Müslüman dünyasından yola çıkarsak bu tezin iler tutar yanı olmadığı ifade edilebilir. Ancak Türkiye dış politikasında bu demode tezin etkilerini görünce insan şaşırmadan edemiyor. Filistin konusunda Arap dünyasında beklenen dayanışmanın gerçekleşmemesine rağmen, bu meselenin neredeyse şampiyonluğunu yapan Türkiye, halen Arap dünyasının Suudi’ler gibi karanlık aktörlerine mesafe koyamıyor. Bahreyn’e, Yemen’e; Mısır ya da Libya’ya baktığı gibi bakamıyor.

ABD ile Afganistan arasında ne fark var? Spinoza yorumluyor

Danimarkalı Kalvinist Teolojist Guillaume de Blyenbergh Spinoza ile yapmış olduğu yazışmalarında Spinoza’ya şunu der:

“Anlaşıldığı kadarıyla bütün ahlaki meseleyi belli bir kudret derecesi olan “ben”in ilişkilerine uyan, hoşuna giden ile gitmeyen arasındaki farklılık üzerine kuruyorsunuz; yani bir “öznellik”… Ve bu öznellik açısından kusur ile erdemi ayırt eden şeyin ne olduğu felsefenizde tümüyle eksik. Kusur ile erdem, sisteminizde yalnızca bir hoşlanma meselesi halinde… “

Bunun üzerine Spinoza’nın Blyenbergh’e verdiği cevap bir bakıma bütün felsefesinin özünü dışa vurur:

“Tamam, Neron’un annesini öldürmesi bir erdemsizliktir. Ama insanlar aynı şeyi, annesini “bedeninin aynı hareketiyle” yani bir hançeri tutup bir bedene daldırma hareketiyle öldüren Orestes için neden söylemiyorlar? Doğa ve Tanrı açısından bakıldığında, Neron’un annesini öldürüşündeki “olumlu unsur” bunun bir suç olmadığını gösterir.”

Buradan bakıldığında metinde bahsedilen cinayetlerin sanki aynı türden cinayetler gibi sunulduğunu görüyorum. Metne göre; Orestes annesini, babasının intikamını almak için öldürürken, Neron annesini yönetimi tek başına ele geçirmek için öldürüyor. Spinoza’nın bunları aynı kefeye koymasında bir anlam olmalı. Bize farklı görünen niyetler ona aynı gözükmektedir. İlk olarak bunu çözmemiz icap ediyor. Burada esas mesele iktidar ile olan ilişki sanki. İki olayda da iktidara yönelik adımlar annelerinin cinayetlerini mümkün kılıyor. Spinoza da Ethica’sında iktidarın aklın önündeki en büyük engel olduğunu söylüyor. Orestes de, Neron da bizce farklı görünen amaçlar için annelerini öldürseler de esasında Spinoza’nın iktidar dediği daha sonra despotizm diye formüle ettiği unsur uğruna bu cinayetleri işliyorlar.

Bu yakaladığımız noktanın güvenlik ile ilgisi ise iktidarın güvenliği noktasında ortaya çıkıyor. Demokrasisi gelişmiş bir devletin güvenliği ve savunma meşruiyeti ne kadar geçerli ise, despot bir tiranın elindeki devlet aygıtının da güvenliği o kadar geçerlidir. Bir örnek ile açıklamaya çalışayım. Örneğin ABD’nin Afganistan’a müdahalesi… ABD’nin amacı kendi güvenliğini sağlamaktı. Peki ya Afganistan’ın güvenliği? Bu hiç dikkate alınmadı. Çünkü Afganistan’ın basında Taliban denen baskıcı, otoriter güç vardı. Ama ABD de Afganistan da bir iktidara sahip devletlerdi. Burada bence iki güvenlik algısının da dolayısıyla güvenlik için saldırı algısının da aynı anlama geldiğini söylemek gerekir Spinoza’ya göre. Bu örnekte dünya kamuoyunca ABD, Orestes’in rolünü oynarken, Afganistan ise Neron’dur. Ve tüm dünya kamuoyuna farklı gözüken güvenlik algılarının Spinoza’nın imgelem dünyasında aynı kulvarda olduğunu söyleyebiliriz. Tabii burada örnekler farklılaştırılabilir. Ama bence iki cinayetin temelinde de bu güvenlik algısının olduğu düşünülebilir.

Siyaset ve toplumsal değişme

Siyaset ve toplumsal değişme arasındaki ilişkiyi analiz ederken, sadece ilişkinin kendisini incelemek yeterli olmaz, ne de iki yanda bulunan kategorileri. Siyaset ve toplumsal değişme tek başlarına incelendiğinde de bu ilişkiye dair çok şey söyleyebilir, ya da ikisi arasında mevcut olan ilişki, bu bağın kuruluşunu tarif ederken, siyasetin ve toplumsal değişmenin de kodlarını verebilir. Ancak aradaki bağın kesinlikle diyalektik olması analizin üçlü boyutta olması ihtiyacını doğuruyor. Bu kavramlar türlü etkilerden yalıtılmış ve kendi iç dinamikleri ile incelenmeye çalışılsa bile bahsettiğimiz bu diyalektik ve organik bağ kendisini hemen gösterecektir. O halde kavramlar ve bunlar arasındaki bağı hedefleyen bir analiz birimi dağarcığı söz konusu olmalıdır.
Dağarcığın ilk unsuruna sorular sorarak yanaşalım. Gerçekten toplumsal değişmeyi sağlayan nedir? Değiştiren aktörler, değişen koşullar hangileri toplumsal değişme olgusunu gündeme getirirler? Toplumsal değişme siyaset,ideoloji, bilinç olmadan gerçekleşebilir mi ? yoksa o, yukarıda sayılanları belirleyen ve sınırlayan koşulları mı yaratır? Böyle soruların cevaplarını aramada yardıma koşacağımız bakış açısı Marksizmin sosyolojik bölümleri, yani tarihsel materyalizm ve diyalektiktir. Toplumsal değişmeyi sağlayan koşulların toplumsal gelişme unsurları için de değerlendirilebileceği açıktır. Toplumsal değişme ile toplumsal gelişme arasında nitel anlamda bir farklılık söz konusudur. Zira değişme her türlü niteliksel yapı farklılaşmasını anlatırken, gelişme bir önceki döneme göre daha ileride, daha çağdaş farklılıkları anlatmada kullanılır. Feodaliteden kapitalizme geçişin, emeğin özgürleşmesi ve demokrasinin yayılması düşünüldüğünde tam bir toplumsal gelişme olduğu söylenebilir. Fakat moral anlamda kapitalizme geçişin insanlığın binlerce yıl öncesinde yaşadığı döneme ve onun insancıl düzenine göre bir geri gidiş olduğu da söylenebilir. Nitekim bu düşünceyi dile getirenler de vardır. Fakat bu geçişin köklü bir toplumsal değişme olmadığından kim bahsedebilir.? Bu kavramsal farklılığı ortaya koyduktan sonra, toplumsal değişmenin biraz daha içine girmemiz mümkün olabiliyor.
Klasik Marksist sosyolojiye göre toplumsal gelişme ( artık toplumsal değişme olarak da okunabilir) altyapı denen temelin değişmesi ile mümkün olabilir. Bu altyapının çeşitli unsurları vardır ve yine bu unsurların kendi iç dinamiklerine sahip olarak bağımsız bir biçimde değiştiği, geliştiği gözlemlenebilir. Altyapının etkileşime girmesini ya da biçimlendirdiği üstyapı ile kurduğu diyalektik ilişkinin nasıl oluştuğunu bir sonraki bölüme bırakmak gerekiyor. Zira o bölümde siyasetten tek başına bahsedilecek ve onun görece olarak özerk olduğu tartışmalarına girildiğinde bu altyapı-üstyapı konumlanması daha kapsamlı olarak açıklanacaktır. Altyapı çok kaba haliyle söylenirse ekonomidir, üretim tarzıdır. Ortodoks Marksist sosyoloji de bu yapının unsurlarını doğal koşullar, teknik ve toplumsal işbölümü ve örgütü oluşturur.
Bu üç unsur, kendilerinden bağımsız olarak tek başlarına değişir, gelişirler. Bu noktada belki de bu unsurların nasıl değiştiğini ortaya koymak gerekiyor. Aksi halde böyle bir ön kabulünüz yoksa, toplumsal değişmenin bağımsız olarak gerçekleşmediğine ve siyaseti belirleyemediğine ulaşmanız gerekiyor. Bu aradaki bağı ortadan kaldıran bir şey. Halbuki böyle bir bağın varlığı ve diyalektik niteliği kendini toplumların değişme aşamalarında ortaya koyuyor. Her toplumsal aktör, koşulların uygun olduğu tarihsel aşamalarda ön plana çıkıyor. Feodaliteden kapitalizme geçişte teknik imkanların gelişmesinin payı dönüşümü sağlayan toplumsal güçler için uygun ortamın yaratılmasını sağlamıştır. Ama bu imkanların bağımsız olarak gelişmediğini söylemek, toplumsal güçlerin bu değişimin tüm dinamiklerini belirlediğini ve dönüşümü gerçekleştirdiğini söylemek olacaktır. İlk olarak insanın doğa ile savaşımında böyle bir şeyin çok zorlu olduğunu ve o oranda imkansız olduğunu kabul etmek gerekir. Ayrıca bir diğer soru da, tüm bunları yani doğal koşulları, tekniği ve toplumsal işbölümünü elinde tutan insanın neden sadece belli dönemlerde, değişimi arzuladığını ve bunu uyguladığına dairdir. Marx bu sorunu çözmek için şunu diyordu: İnsanın tarihi yaptığı doğrudur ama kendi belirlediği koşullar altında değil.
İlk unsur olarak doğal koşulların değişmesinden, üretim için uygun koşulların oluşması anlaşılabilir. Örneğin demir madeninin bulunması ya da petrolün bulunması böyle bir değişim habercisidir. Tek başına bu değişimin bağımsız olarak gerçekleşmesinin toplumsal hayatta türlü değişiklileri belirlediği yaşanmış ve yaşanmakta olan örneklerle açıklanabilir. İklim koşullarının elverişli olması ve çok yağmur alan toprakların bulunması Avrupa medeniyetinin şekillenmesinde etkili olmamış mıdır? Bir diğer bağımsız olarak değiştiği söylenen unsur tekniktir. Sanayi devrimi ve buharlı makinelerin icatları tekniğin gelişmesine örnek olarak gösterildiğinde, vurgulanan durum bu dönüşümün toplumda yarattığı etkilerdir. Ancak bu noktada tekniği geliştiren insan değil midir sorusu kafalara yerleşecektir. Bunu yadsımak olanaksız ama bir an tekniği tümüyle geliştiren programı yazanın toplum olduğunu düşünelim ve şu soruya cevap arayalım. İnsan neden böyle bir şey yazmaya ihtiyaç duyar ve bunu yazacak birikimi bir anda nereden bulmuştur.? İnsanın teknikle kurduğu ilişkide ihtiyacın önemli yeri vardır. Çeşitli icat denemeleri, insan tarafından denenir ve ancak ihtiyacı karşılayanlar kalıcı olabilir. Bu yolda yapılan tüm denemeler ise, insanın bilgi hazinesindeki birikimi sağlar. Bu birikimin oluşmasının belli bir sürece yayılması ve insanoğlunun bu birikimi sağlamadan oraya ulaşamayacağı,tüm bu teknik değişimin bağımsız bir iç dinamiği olduğunu açıklayabilir.
Son olarak toplumsal işbölümünün de değiştiğini vurgulamak gerekir. Toplumsal işbölümü, teknik gelişmelerden bile bağımsız değişebilir dönüşebilir. Tüm bunlardan sonra toplumsal değişmenin gerçekleştiğini düşünsek bile, bunun belli bir kırılma ile sonuçlanmasına ne sebebiyet vermektedir? Buhar makinesinin icat edilmesi ya da petrolün bulunması durumu toplumda neyin oluşmasını sağlamaktadır ki, o toplumun dönüşümünü sağlasın. Toplumu tümüyle ne değiştirmektedir? Galiba bu noktada işin içine çelişki analizi girmektedir. Marksist sosyolojide yukarıda sayılan toplumsal değişme halleri hakkında, eski toplumsal düzenin sınıfları arasında yıkıcı ( ya da yapıcı olarak da okuyabilirsiniz) bir çelişki oluşmasıyla açıklamalar getirilir. Bu çelişkinin tarafları eski toplumun içinde barınmaktadır. Dönüşümün sağlanması için ise işaret edilen alan ‘siyaset’tir.
Toplumsal değişme üzerine düşünen Wallerstein da bu konuda açıklamalar sunarken yakın değerlendirmeler yapar. Onun ortaya koyduğu tarihsel sistem analizinde üç aşamadan bahsedilir. İlki doğuş aşaması, bir diğeri toplumu kuran kurallar ve kurumlar bütünü ve son olarak da çelişkilerin yaşandığı ölüm çağı. Bu düzlemde değişen toplumu analiz etmenin ve değişmenin hızını ölçmek için ortaya bir kavram koyar: Çağcıl eğilimler. Bu kavramın canlı halini toplumun değişmesi karşısında daha açık bir ekonomik ve siyasal ortama hasret kalan bir burjuvada görebiliriz. Ya da sonsuz teknik gelişme karşısında köhnediğini düşündüğü kapitalizme savaş açan sanayi proleterinin duyguları tamamıyla çağcıl eğilimlerdir. İşte bu eğilimlerin, eğildikleri alana meyletmelerinde işin ve analizin içine siyaset girer.
Siyasetin, burada anlatacağımız alan içerisinde bir üstyapı kurumu olarak değerlendirilmesi, altyapı-üstyapı ilişkisi bağlamındaki açıklamalarla kolaylaşabilir. Toplumsal değişmenin temellerini, altyapıyı açıkladığımızda, üstyapıdaki tüm kurumları belirlediğini söylemek, Ortodoks bir Marksist görüş olacaktır. Aslında siyasetin de belirleyici olduğu ve toplumun değişmesine katkı sunduğu Engels ve Marx’ın kendi ifadelerinde de yer almaktadır. Marx’ın 18 Brumaire çalışması siyasi tarih çalışması olarak, Fransız toplumunun değişmesinde siyasetin ve psikolojik öğelerin de etkili olduğunu ortaya koyar.
Engels, bu konuda, Marksizmin kendisine yönelen bu eleştirileri bertaraf etmek için çabalara girişmiş ve aslında ekonomik altyapının, tümüyle üstyapıyı belirlediği olgusunun, Marx’la beraber o dönem, kendileri tarafından, kasıtlı olarak fikri düşmanlarına karşı geliştirilmiş bir şey olduğundan bahsetmiştir. Kısacası marksizmin kurucu ustaları bile ekonominin, altyapıdaki değişikliklerin üstyapıdaki tüm kurumları değiştirdiğini söylemezler. Zaten bu diyalektiği ortaya koyan bu kişiler için diyalektiği inkar ettikleri anlamına gelirdi.
Bu çabaların daha yetkin halini ise İtalyan Marksist Antonio Gramsci’de görebiliriz. Gramsci’de siyasetin görece özerkliği vardır. Ona göre siyaset olmadan üretim ilişkileri değişmez. Yine onun ortaya koyduğu hegemonya kavramı özelinde, elde tutulan ekonomik gücün pek bir işlevi yoktur. Önemli olan bu hegemonyayı sağlayacak politik sermayeye sahip olabilmektir. Son olarak Gramsci’nin ‘tarihsel blok’ kavramı da bu konuda açıklayıcı veriler sunar. Çok kaba olarak söylenirse Gramsci tarihsel bloğun kuruluşunu, altyapı ile üstyapının birlikteliği olarak açıklar ve bir kere kurulduktan sonra da üstyapı kurumlarının altyapıyı değiştirmeye başladığını iddia eder.
Sorunsalın iki yanındaki kategorilerin kendi içlerinde değerlendirilmesinde ortaya bu sonuçlar çıkıyor.Toplumsal değişme ile siyaset arasındaki ilişkinin kendisinde ise birbirini dışlayamayacak denli sıkı bir ilişki olduğu söylenebilir. Siyasetin ciddi anlamda tümüyle bir değiştirme eylemine önderlik etmesi beklenir. Pek tabi siyaseti muhafaza etmek, eldekini korumak için yapanlar da vardır. Ama toplumsal değişme söz konusu olmaya başladığı zaman, toplumda koşullar az ya da çok ölçülerde derlenip toparlanması gereken bir şekilde kıpırdanmaya başlamışsa, değişmeyi veri almadan siyaset üretmek zorlaşmaktadır. İster bu kıpırdanmanın yanında olun, isterseniz de eski toplumun muhafazakarları olun, değişmeyi değerlendirmek gereklidir. Toplumda her şeyin değiştiği söylenir. Ama yaşadığımız hayata baktığımızda kolaylıkla söyleyebiliriz ki fazla değişiklik de gerçekleşmemektedir. Bu noktada o tarihsel sistemin, yani kapitalizmin toplumu bu şekilde domine etmesinin gerçekleştiğini söylemeliyiz. Değişme yaşanıyor ama kapitalizm öylesine güçlü bir siyasi yapı ve ideoloji ile hayatın değişmezliğine inandırmıştır ki içinde yaşayanları aslında hiç bir şey değişmemektedir. Bunun tümüyle gözden uzaklaştırılması siyasetin etkinliği ile ölçülebilir.
Değişmeyi sağlayacak olan siyasettir yani nasıl onun olmasını engelleyen siyaset ise. Eğilimlerin birikmesi, artması, kısacası rahatsızlıkların tahammül edilemeyecek ölçüye gelmesi doğal bir gelişmedir. İnsanlığın tarihi yıllardır bu çelişkilerin varlığı ile oluşmuştur. Ama bu eğilimler, siyasi düzlemde, karşısındaki siyasi kampla hem gündelik siyaset dili açısından hem de makro siyaset teorisi açısından mücadele edemiyorsa yenilik sağlanamaz.
Bu analiz içerisinde toplumsal değişmenin, en azından çağcıl eğilimlerin birikmesinin görece olarak daha bağımsız olduğunu söyleyebiliriz. Bu alanda tümüyle bir müdahale ile değişen koşullardan bahsedilemez. Siyasetin ise hem değişmenin kendisine hem de ölçüsüne dair olduğu söylenebilir. Siyaset toplumsal değişmeyi veri almak zorundadır. Çünkü üzerinde yükseldiği ya da belirlemeye çalıştığı zemin budur. Böyle olunca onun etkinliği de önemli ölçülerde artmaktadır. Bu noktada şiddetle karşısında durulması gereken bir fikir varsa, o da , bilincini insan etkinliğinin, ideolojinin, siyasetin, toplumsal değişmeyi sağlama konusunda anlamsız olduğudur. Bu köhneyen toplumlardan çıkışın ya da yenileşmenin, bir çeşit metafizik bir iş olduğunu ortaya koymak demektir. Halbuki insanın umudunun ancak, eliyle tuttuğu somut şeyler üzerinden şekillendiği düşünülürse, bu algının, çok kaba bir muhafazakarlık olduğu söylenebilir.