Zizek’ten Batı’ya tokat, Doğu’ya…???

Zizek’in, Charlie Hebdo katliamına ilişkin New Statesman’de yazdığı yazı (Orijinali için burayı, Ege Galip’in çevirisiyle Türkçesi için burayı tıklayınız) meselenin özüne ilişkin iyi bir derleme. Tarihten teoriye uzanan bir hatta Zizek özce şunu diyor: “Köktencilik, liberalizmin kusurlarına karşı bir tepkidir – elbette sahte, yanıltıcı bir tepkidir – ve bu yüzden liberalizm tarafından her defasında yeniden üretilir.” ABD’nin Yeşil Kuşak projesi, Sovyetlere karşı silahlandırılan El Kaide’nin köktenciliği anlatılırken kullanılan formülasyonun teorik zeminini işaret ediyor bu tek cümle. Buna denecek bir şey yok. Ama bu hikaye eski bir hikaye değil mi? Zizek, köktencilerin Batı karşısındaki ezikliği bu halleri yarattı diyor. Ama Kobani’de Kürtlere silah sıkan, Alevilerin yani İslam’a dahil olan insanların kafasını kesen IŞİD de Batı’ya karşı ezikliğini mi gösteriyor? IŞİD’e silah gönderen, destek veren Müslümanlar da mı bu ezikliği yaşıyor? Ortadoğu’da Batı kapitalizminin yönlendirmeleri sürüyor, ama hikayenin bir tarafında siyasal islamın, demokratik olmayan islamın, kendi dininden olanlar dahil bu coğrafyadaki tüm kesimleri boğuyor olması var. Artık onların köktenciliğinde tek suçlu liberal demokrasinin iki yüzlülüğü değil, İslamın hegemonyalaşması. Zizek, yazısıyla Batı’ya iyi bir tokat atmış, ama burada bir polis kurşunuyla ya da IŞİD tarafından kafası kesilerek öldürülmeyi bekleyen bizler için teorinin temelinde o hegemonyaya karşı verilecek mücadele var.

Müzakere etmeyelim mi yani?

Zaman gazetesine yapılan operasyonu, gazetenin tüm o geçmişine, arşivindeki devlet aklını sivil siyasete üstün gören yorum ve haberlerine rağmen kabullenmek söz konusu olamaz. Devlet denen mekanizmanın türlü katmanlarına sirayet etmiş, bu mekanizmaları kendi gündemi için değerlendiren bir hareketi tasfiye ederken demokrasinin dışına çıkılmamalı. Ama Yeni Türkiye’de bu tip temenniler olduğunca naif kalıyor. Siyasal islam bırakın muhaliflerini, bir zamanlar birlikte olduğu cemaatleri bile antidemokratik bir şekilde baskı altına alabiliyor. Böylesi bir ortamda daha fazla demokrasiye, daha fazla müzakereye, daha fazla özyönetime, devlet denen o mekanizmanın parçalanmasına ihtiyaç var. Zaman gazetesinin operasyondan bir gün sonra çıkan nüshasını karıştırırken bunlar geçiyordu aklımdan. Demokrasinin kurumsallaşması için gazete yönetimi belki bir özeleştiri yapar, kendi gündemini dayatmaktansa toplumun sosyolojik gerçekliğine dayanan bir yayın politikası için o günden tezi yok adım atar diye düşünüyordum. Sayfaları karıştırdıkça buna ilişkin emareler de almadım değil. Naiflik de olabilir tabii ama, Ahmet Şık’ın twitini alıntılamak, Dumanlı’nın Ahmet Şık’a teşekkür etmesi gibi hareketler birçokları gibi benim de dikkatimi çekti. Sayfaları çevirirken yorum sayfasına geldim. Ahmet Turan Alkan’ın yazısı ilişti gözüme. Alkan, cemaatin önemli bir kalemi, hemen daldım okumaya. Doğaldır, kendi kitlesine psikolojik olarak destek sunuyordu yazı. Duygusaldı, belki de çok tartılmadan yazılmıştı. Zaten o karmaşada bulduğu bilgisayara oturup yazdığını ifade ediyordu yazının başında. Ama bir cümleye rastgeldim ki bunu yazının apar topar yazılmasıyla ne kadar açıklamak mümkün, emin değilim. Daha çok demokrasiye ve müzakereye ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde, antidemokratik uygulamalarla yeni tanışmış bir kişinin bu cümleyi yazmasını en hafif tabiriyle yadırgadım. Altını çizdiğim cümle şu:

“Terörle mücadele ekiplerinin şanlı Zaman muhasarasına giriştikleri saatlerde, PKK diye anılan sevgi, şefkat, rikkat, hayırseverlik ve barış örgütüyle bir kısım devlet uzuvları arasında, ‘Efendi ol, canımı ye; özerklik ne kelime, yeter ki kamu düzenini şaapmayın!’ ekseninde yürütülen müzakereler esnasında, necip ve rakik milletimizin üzülmesini engellemek için Zaman Gazetesinin bir terör odağı olarak lanse edilmesi fevkalade isabetli bir düşüncedir.”

Kendince satirik bu cümlelerin meali şu: “Ey hükümet PKK dururken neden bize saldırıyorsun, neden bu hareketle müzakere ediyorsun? Ey millet Kürtlerle müzakere eden bu hükümete neden tepki vermiyorsun?”

Alkan’ın hayali barış müzakerelerinin olmadığı, şiddet araçlarının genişlediği bir Türkiye mi? Açık ki öyle. Müzakereyi sindiremediğini verdiği refleksle tekrar sergilemiş. Bu coğrafyanın insanları birçok söylemi geride bıraktığı gibi bu refleksin temeli olan söylemi de aşar elbet. Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü belli gruplar, cemaatler için değil toplumun her kesimi için hayatidir. Umalım ki Alkan, devletçi akıldan sivil akla geçiş yapar.

Kömür hepten zarar…

Son zamanlarda siyasal iktidar ve liberal cenahta şöyle bir teori var. “Termik santraller, dolayısıyla kömür madenciliği Türkiye’nin enerji açığı için önemli. İş kazaları, çevreci hassasiyetler dolayısıyla buna karşı çıkanlar onun bunun lobisi ve kendi vatanlarının enerji bağımsızlığına ihanet ediyorlar.”

Onlar böyle söyleyince sanıyorsunuz ki kömür madenciliğine ilişkin rakamlar ekonomiyi tatmin edecek seviyelerde. Ama rakamlara bakınca kafa karıştırıcı bir tablo ile karşı karşıya kalıyorsunuz.

Türkiye’nin kömür ile ilgili iki KİT’i var. Bir tanesi Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ), bir diğeri de Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK).

İki kurum da kazalarla öğrendiğimiz rödovans yöntemiyle özel sektör ile birlikte çalışıyor. Sahalarını özel sektöre devrederek maliyetlerini azaltmış oluyorlar. Böylelikle verimli işletmeler haline geliyorlar. En azından bize anlatılan bu.

Fakat Hazine Müsteşarlığı’nın verilerine bakıldığında ne ilginçtir ki bu şirketlerin önemli düzeyde görev zararı yazdığı görülüyor. Rakamlara göre KİT’ler içinde en fazla görev zararı devri Türkiye Kömür İşletmeleri’nde bulunuyor.

Kurumun 2013 yılından bir sonraki yıla devreden görev zararı 1,89 milyar TL olarak gerçekleşti. 2014’ün ilk yarısında ise bir sonraki döneme devreden görev zararı 1,6 milyar TL oldu. TTK’nın görev zararı ise biraz daha mütevazı, 26 milyon TL.

Fakat Sayıştay raporlarına göre TTK’nın faaliyet zararının da önemli düzeyde olduğu görülüyor. Kurumun faaliyet dönemi zararı 560 milyon TL civarında.

Türkiye’de KİT’lerin görev zararının 2014’ün ilk yarısında 3 milyar TL olarak gerçekleştiği dikkate alınırsa bu görev zararlarının yarısının kömürden geldiği görülüyor.

Tüm bu rakamlar kömürde kamunun pek de kazançlı olmadığını gösteriyor. Açıktır ki işçiler de kazançlı değil. Peki bu kaynaktan kim çıkar sağlıyor?

Yurtdışı askeri müdahale krizdir

Düşen petrol fiyatları ile ilgili olarak farklı yönlerden birçok analiz yapılıyor. Kimi jeopolitik analizlere göre, Rusya`nın Ukrayna`ya müdahelesinden rahatsız olan Batı, Rusya`yı hizaya getirmek için petrol fiyatlarının aşağıya çekilmesine önayak oldu.
The Economist`in dikkat çektiği BNY Mellon analisti Simon Derrick`in petrol fiyatları ve Rusya`nın yurtdışı askeri müdahaleleri ile ilgili tarihsel analizi yukarıda bahsettiğimiz yorum açısından ilgi çekici veriler sunuyor.

Yazının devamı için tıklayınız

Karbon kumarı

Neredeyse bir yıl önce 3 trilyon doları yöneten bir grup kurumsal yatırımcı, 45 petrol şirketine, iklim değişikliğinin işlerini nasıl etkileyeceğini sordu.

Özellikle öğrenmek istedikleri keşfettikleri kaynakları, hükümetlerin karbon regülasyonları sonucunda tam kapasite ile kullanıp kullanamayacaklarıydı.

Exxon Mobil`in cevabı, “riskimiz sıfır” oldu. Sadece Exxon Mobil değil, birçok petrol şirketi bu alanda yatırımcılara riskleri olmadığı konusunda güven telkin etmeye çalışıyor.

YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ

Soçi yolsuzluk belgelerinde Türkiye

Rus aktivist Aleksey Navalny Soçi Olimpiyatları ile ilgili yolsuzluk belgelerini internet sitesinde yayınladı (Söz konusu internet sitesi için tıklayınız ). Bazı usülsüz işlemlerde Türk taahhüt şirketlerinin de adı geçiyor. 

Soçi Kış Olimpiyatları’nda Türkiye iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sporcu ile temsil edildi. Fakat Soçi’de Türkiye’nin oyuna girdiği tanıdık bir alan var: İnşaat. Birçok Türk taahhüt şirketi Soçi’de inşaat projeleri hayata geçirdi. Deutsche Welle Türkçe Servisi’ne yazdığı yazıda (Yazıyı okumak için tıklayınız) gazeteci Cenk Başlamış Türk taahhüt şirketlerinin bölgede 15 bin işçiyle çalıştığını belirtiyordu. Başlamış’ın aktardığına göre Türk şirketleri Soçi’de 2 milyar dolarlık iş yapmıştı.

Soçi’de ahbap-çavuş kapitalizmi

Türk şirketlerinin de aktif olduğu Soçi Olimpiyatları’nın maliyeti Rus kamuoyunda önemli bir tartışma konusu oldu. Kamuoyunda olimpiyatların maliyeti ve yolsuzluk iddiaları ile ilgili eleştiriler artınca, Putin “Bu iddialar spekülasyona dayanıyor, belgelerle kanıtlanması lazım” mealinde ifadelerle iddiaları gölgelemeye çalıştı. Bunun üzerine Rus aktivist Aleksey Navalny, Soçi’deki yolsuzlukları belgeleriyle ortaya koyan Sochi.fbk.info adlı internet sitesini hazırladı. Sitede Putin’in iddia ettiği gibi olimpiyatların Rusya’ya maliyetinin 6,5 milyar dolar olmadığı yazıyordu. Navalny’nin verdiği bilgilere göre olimpiyatlara harcanan toplam para 45,8 milyar dolar oldu. Bu maliyetin 25 milyar doları Rusya’nın federal bütçesinden çıktı.

 “Bütçenin üçte biri çalındı”

Rus halkının cebinden çıkan bu para çoğunlukla Putin’in yakın arkadaşlarının yönettiği şirketlere gitti. Navalny’nin verdiği bilgilere göre, Putin’in judo arkadaşı Arkady Rotenberg Soçi’de 6,9 milyar dolarlık iş yaptı. Vladimir Potanin, Ahmed Bilalov, Oleg Deripaska gibi Rus oligarkları aldıkları kredilerle projeler geliştirerek tabiri caizse ihya oldular. The Economist’in 1 Şubat tarihli nüshasında yer alan “Soçi ya da Bozgun” başlıklı makalede (Yazıyı okumak için tıklayınız ) oyunlar için harcanan paranın 2007 yılından bu yana dörde katlandığı ve bir olimpiyat komitesi üyesinin oyunlar için harcanan paranın yaklaşık üçte birinin haksızca gasp edildiğini belirttiği yazılıyordu. 

Oligarkların üstlenicileri Türk şirketleri

Aleksey Navalny’nin yayınladığı yolsuzluk belgelerinde Türk şirketleri ile ilgili iki iddia var. İlk iddia “Rusya’nın Disneyland’ı” olarak lanse edilen Sochi Park ve onun müteahhiti Yenigün İnşaat ile ilgili. Sochi Park’ı inşa ettiren şirketin mevcut yönetim kurulu üyelerinden bir tanesi Roman Batalov, Soçi şehrinin yer aldığı federal bölge Krasnodar’ın valisi olan Alexander Tkachev’in damadı. Oyunlarla doğrudan ilgisi olmayan bu park projesinin neredeyse yarısı kamuya ait bankalardan, sübvanse edilmiş faiz oranları ile alınan kredilerle karşılandı. Park ile ilgili şaibeler bununla sınırlı değil. Anti-Corruption Foundation’ın ortaya çıkardığına göre, parkın ortaklarından bir diğeri de yine valiye yakınlığı ile bilinen Pavel Ryzhenko. Bir başka ilgi çekici nokta parkı işleten şirketin Karayiplerde kayıtlı olması. Bu durum parkın işletmesine ve finansmanına yönelik şüpheleri daha da artırıyor. Daha önce basına yansıyan haberlere göre parkın üstleniciliğini Yenigün İnşaat yapıyor. Haberrus’un haberine (Haberi okumak için tıklayınız )göre ana müteahhitliğini Yenigün İnşaat’ın yaptığı parkın inşaatında Türkiye’nin yanı sıra, Rusya, ABD, İsviçre ve Alman taşeron ve ekipman tedarikçileri de yer alıyor.

Bitmeyen bir tesis hikayesi

Soçi’de aktif olan bir başka Türk taahhüt şirketi olan Sembol İnşaat’ın da adı Aleksey Navalny’nin sunduğu belgelerde oligarklarla birlikte anılıyor. Sembol İnşaat ile ilgili hikayenin özeti şöyle: Oyunların en skandal projelerinden biri olarak adlandırılan 2,45 milyar dolara mal olan Gornaya kayakla atlama kompleksi ve medya köyünün inşaatına Rusya Olimpiyat Komitesi Başkan Yardımcısı, Ahmed Bilalov’un kardeşi Magomed Bilalov başladı. 2 yıldır sürüncemede kalan proje sonrasında Putin bile bu proje ile ilgili sorunlar olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Tesis ile ilgili sıkıntıların yaşanmasından sonra Ahmed Bilalov görevinden azledildi ve hakkında görevi kötüye kullanmaktan dava açıldı. Kardeşi ile ilgili de yasal süreç başladı ve iki kardeş daha sonra Rusya’dan kaçtı.

Türk şirketi sahneye çıkıyor

Bilalov kardeşlerin yurt dışına kaçmasının ardından inşaatı yapan işletmenin hisseleri belli bir süre sonra Sberbank’a geçti. Banka yönetimi tesisin inşası için ana alt yüklenici olarak Sembol İnşaatı yetkilendirdi. Fakat tesisin genel yüklenicisi Transkomstroi şirketi yerinde kaldı. Hikayenin çarpıcı finali de burada gizli. Çünkü söz konusu şirketin hisselerinin dörtte biri daha önce bu işten kovulan Magomed Bilalov’a ait. Bununla birlikte bu tesisin inşaatının çevreye etkileri bakımından tümüyle yasa dışı olduğu görülüyor. Aleksey Navalny’nin sunduğu belgelere göre bu tesisin inşaatının başından sonuna hiçbir evresinde çevresel etki değerlendirme raporu alınmadığı için yasa dışı bir süreç söz konusuydu.  

Arşiv parçalanabilir ama yok edilemez

SAMSUNG

Salt Galata’da bir sergi… Adı ve konsepti yukarıdaki fotoğrafın çağrıştırdıkları bakımından çok “manidar”: Arşivi Parça-lamak: Bir Osmanlı Ailesinde Temsil, Kimlik, Hafıza… Bir Osmanlı ailesinin özel arşivinden fotoğrafları, ajandaları, plakları sergileyen bir çalışma. Salt Galata’nın etkileyici salonunda bu efemera arasında gezerken birden yukarıdaki fotoğraf çıkıyor karşınıza. Salonda ailenin plaklarından Osmanlı dönemi Türk musikisi yükselirken fotoğrafın tanıtıcı yazısında şunu okuyorsunuz: “Hekimhan yakınlarında Alman subayları katledilmiş Ermenilerin kemikleri ile oynuyor” Bizim politikacılar arşivleri açtıklarından bahsederler hep, ama o arşivlerde nasıl tahribat yapıldığı malum. Ama işte arşiv bu, sizi her yerde, her ortamda yakalayabiliyor.