Ahmet İnsel ile Avrupa Komünizmi üzerine*

Derginin söylemi ve somut siyasi yaklaşımı incelendiğinde, üç tane unsur- bir tanesini özelleştirirsek- dört tane unsur var. Bir tanesi demokrasi… Dergide demokrasi söylemi çok ağırlıklı. Meşru siyaset söylemi çok ağırlıklı. Bir tanesi de Avrupa komünizminin geç etkileri ve bunun üzerinden ‘Tarihsel Uzlaşma’. Yeni Gündem dergisinde daha çok Murat Belge ‘Tarihsel Uzlaşma’dan bahsediyor ama derginin genelinde böyle bir hava var; sağdaki siyasi unsurlara da demokrasi yönündeki açılımlara da konsensus anlamında bir açıklığı var derginin ve bu o dönem yani 1980 sonrasında yeni bir söylem. Siz de tabii Avrupa komünizmini konu edinen yazılar yazdınız –İspanyol komünizmi- Ben ilk olarak onu öğrenmek istiyorum. Avrupa komünizminin etkileri Yeni Gündem dergisine nasıl yansıdı? O dönemde o etkileri nasıl yansıttınız? Nasıl yansıtma ihtiyacı hissettiniz?
Ahmet İnsel: Avrupa komünizmini Türkiye’ye ilk defa Yeni Gündem vesilesiyle yansıtmadık. Daha önce Birikim dergisinin 1970’lerin son sayılarında, 1979 yılında yayınlanan sayılarında bu konuyu gündeme getirmeye başlamıştık. Ben biraz, Murat Belge özellikle. Yeni Gündem’de Avrupa komünizmini benim gündeme getirmemin basit bir nedeni var. Ben o zaman Fransa’daydım ve Avrupa komünizmi hareketlerini yakından izliyordum. Hatta eski bir Fransız Komünist Partisi üyesi olarak biraz da içinden izleyebiliyordum. Oradaki tartışmaları, oradaki bilgilerimi aktardım özellikle o yazılarda. Tabii bu Avrupa komünizmi hareketinin aynı zamanda kısmen de hızını kaybettiği bir dönemdi 1980’nin ilk yarısı. Hem İspanya’da hem İtalya’da bir tıkanma yavaş yavaş ortaya çıkmıştı ve Avrupa komünizmi hareketi, özellikle Fransa’da Mitterand’ın başında olduğu Sosyalist Koalisyon tarafından da terk edildi. FKP’nin cephe aldığı bir hareketti. Türkiye’de Avrupa komünizminin çok yaygın bir ilgiyle karşılandı diyemem. Özellikle sol, bunu bir tür komünizme ihanet olarak gördü. TKP, o dönemde hala klasik Sovyet komünizmine çok bağlı tanımlıyordu kendini. Diğer taraftan diğer devrimci örgütlenmeler için Avrupa komünizmi bir tür yumuşak bir burjuva hareketi idi. Dolayısıyla çok etki yarattığını söyleyemem. Örneğin belki de dikkatinizi çekmiştir, Andre Gorz’un ‘Elveda Proletarya’ kitabı ile ilgili bir tanıtma yazım yayınlanmıştı. Gorz yeni çıkmıştı o zaman. Çok iyi hatırlıyorum SBF’de öğretim üyesi olan, Fransa’da doktorasını yapmış bir öğretim üyesi, “Tamam Andre Gorz önemli ama Türkiye için çok erken bundan bahsetmek. Ahmet burada acele etti” demişti. Böyle bir fikir vardı o zamanlar: “Efendim Türkiye için bunları konuşmak çok erken” diye. Yeni Gündem geniş bir sol çevrede tartışma yarattığı için ilgiyle izleniyordu ama diğer taraftan da gündeme getirdiği konular ya Türkiye için çok erken ya da solun doğmalarına, ağırlıklı temalarına çok uymayan bir tür sağ sapma olarak görülüyordu.
O dönemde özellikle Murat Belge’nin Enrico Berlinguer’in tezlerini üzerinden Avrupa komünizminin içinde bulunduğu koşulları Türkiye’deki koşullarla mukayese etmesi çabası var. Mesela bir tanesi faşizm deneyimi… Kabaca söylersek Avrupa komünizmi faşizm deneyimden doğuyor. O dönem 12 Eylül ile bunun bir benzerliği kuruluyor. Bir diğeri patronaj ilişkileri… İtalya’da da aynı şekilde Türkiye’de de aynı şekilde. Fakat bir yandan da orada ‘Tarihsel Uzlaşma’da muhatap olacak büyük bir sol parti varken, bunun önderliğini yapacak bir parti varken, Türkiye’de 1980 sonrası öyle bir parti yoktu.
Tam yoktu demeyelim. Şunu görmek lazım: Berlinguer örneği üzerinden Avrupa komünizminin İtalyan örneğinin incelenmesinde bunun bir geçmişi olması lazım. 1970’lerde Gramsci tartışmaları var. Orada referanslar artık Gramsci referanslarıdır. Bu ‘Tarihi Uzlaşma’ tezlerini tabii ki Berlinguer gündeme getirmedi. Ondan evvel Togliatti gündeme getirmişti. ‘Tarihsel Uzlaşma’ faşizme karşı, sağın ve solun, vicdan sahibi demokratların –o dönem vicdan lafını pek kullanmazdık- demokrasi ilkesi için birleşmiş olanların yan yana gelebilecekleri ve bir müddet faşizme karşı toplumda bir direniş cephesi hatta bir mümkünse hükümet ortaklığı yapacakları fikriydi. Bu dönemde Yeni Gündem’in yaklaşımı klasik bir örneğin Özal liberalizminin hakaretamiz bir eleştirisi –solun yaptığı türden- yerine, bu liberalizmin iktisadi eleştirisi oldu. Belki biraz daha mesafeliydik, orada Seyfettin Gürsel daha çok piyasa ekonomisini açıkça savunan yazılar yazdı, ama örneğin Prens Sabahattin’den Turgut Özal’a liberal sağ çizginin vurgulanması ve bunun Türkiye’deki demokrasi hareketi gidişatı açısından öneminin hatırlatılması, vurgulanması önemli idi. Tabii bir de şunu unutmamak lazım. O dönem bunu kolaylaştıran bir konjonktür vardı. Demirel ve şurekası o dönemde siyasi yasaklıydı, mağdur konumdaydı. Bu nedenle de daha fazla açılım yapar durumdaydılar. Demirel’in o dönemki koşullarına baktığınız zaman daha çok bir demokrasi mücahidi gibi görürsünüz. 1990’lardaki görüntüsüne tamamen zıt bir Demirel vardır 1983-85’te. Cindoruk öylesinedir. Şimdiki Cindoruk ile benzeşmeyen bir Cindoruk vardır. Yeni Gündem bu kesimle sol arasında bir diyalog unsuru olarak aracı oldu. Ama unutmamak lazım CHP’nin kapatılmasından sonra ortaya çıkan SODEP içinde, sosyal demokrasi içinde reform tartışmaları vardı. Örneğin 1980 ortalarında bugünkünden çok daha yoğun bir biçimde sosyal demokrasinin kemalizmle olan ilişkisinin sorgulandığını ve klasik CHP’den tamamen ayrı, otantik bir CHP’nin kurulma çabalarını SODEP içinde -ve daha sonra SHP’ye de bu yansıdı- görüyorduk. Böyle bir arayış vardı SODEP içinde. CHP kapatıldı, “Artık yeniden CHP’yi kurmayalım, bunu fırsat bilelim ve sıfırdan otantik bir sosyal demokrat hareket oluşturalım” havası vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu ittifak anlayışı sonuçta 1991 seçimlerindeki SHP-DYP ittifakının belki de zihniyet dünyasını hazırladı. Fakat ondan sonra ortaya çıkan o ittifakın sonuçları hakikatten felaket oldu ve böyle bir ittifakın büyük ölçüde de kredibilitesini bozdu.
Murat Belge, ‘Tarihi Uzlaşma’yı tanımlarken siz İspanyol komünizmini konu edinen yazınızda Avrupa komünizmine eleştirel yaklaşıyordunuz. O dönemdeki Avrupa komünizmine olan teorik bakışınızı biraz daha detaylandırabilir misiniz?
O dönem, Avrupa komünizminin artık soluğunun kesildiği bir dönemdi. Biraz mesafeyi o yüzden koymaya çalıştım. Bir de İspanyol Komünist Partisi’nin pratiğine baktığımız zaman İtalyan Komünist Partisi’nden biraz farklı olarak, daha azınlıkta kalarak bir hegemonya kurma eğilimi taşıdığını görürüz. İtalyan Komünist Partisi’ne kıyasla demokratik gelenekler açısından çok daha yeniydi İspanya Komünist Partisi. Çünkü 1975’te legale geçmişti. Bir de Carillo figürü vardı. Berlinguer kadar güven verici değildi. Bir de İspanyol Komünist Partisi içerisindeki tarihi şahsiyetler –özellikle Moskova’ya yakın Dolores Ibarruri Gomez- Avrupa komünizmi hareketine karşı çıkıyordu. İspanya’da bu harekete karşı çıkan ciddi bir kesim vardı ve tabii şaşırtıcı ve düşündürücü olan Komünist Partisi’nin hiçbir zaman böyle büyük bir seçim başarısı kazanamamasıydı. İtalyan Komünist Partisi, Berlinguer döneminde yüzde 33-34’lere varan bir oya sahipken, onların hiç öyle olmadı.
Berlin Duvarı’nın yıkılmasına doğru yeni demokrasi hareketleri gelişiyor. Bu hareketler Yeni Gündem dergisine yansıdı mı? Çünkü o hareketler o dönemde mayalanıyordu? Böyle bir etki olduğunu düşünüyor musunuz?
Hayır, hayır.
Çokkültürcülüğün, çevreci hareketinin, feminizmin?
Şimdi çevre hareketi ile ilgili Andre Gorz’un ‘Elveda Proletarya’sında geçen bazı şeyler vardı…
Raymond Williams vardı.
Raymond Williams var, evet. Referans olarak. Biraz o dönemde Avrupa’daki tartışmalar da yeni tartışmalardı. Orada Bahro vardı özellikle çevre ile komünizmi birleştiren bir örnek olarak. Bahro’ya çok önem verirdik- hatırladığım kadarıyla- Yeni Gündem’de. Mesela benim çevremdekiler en azından böyleydi. Hem çevre hem komünizmi insan yüzü komünizm hareketini gündeme getirmesi açısından. Fakat Gorbaçov reformları ile ilgili Yeni Gündem’de çok detaylı tartışma olup olmadığını hatırlamıyorum doğrusu. Gorbaçov ve reformları ile ilgili en çok yazıyı ben yazdım ama o zaman 1989’da Birikim’i yayınlamaya başlamıştık, onları 1989-90’da Birikim’de yazdım. Çok fazla da şey yazdığımı hatırlamıyorum. 1984’te zaten Gorbaçov çok yeniydi. Onu anlayabilmek ve değerlendirebilmek noktasında değildik 1984-86 yılları arasında.
12 Eylül, derginin siyasi söylem ve yaklaşımını nasıl etkiledi?
Yeni Gündem’in varlığı 12 Eylül ile doğrudan alakalı çünkü Yeni Gündem İletişim Yayınları bünyesinde yayınlanmaya başladı. İletişim Yayınları’nı Murat Belge kurdu ve Murat Belge İletişim Yayınları’nı kurarken dayandığı temel de; bir, Birikim dergisinden kalan çevreydi, ana kadro olarak, ama diğer taraftan da 12 Eylül’ün üniversiteden attığı ya da protesto için üniversiteden ayrılanların oluşturduğu bir çevre vardı ve İletişim Yayınları çıktığında o dönemin koşullarında hemen hemen hiçbir muhalif yayının yayınlanmasının imkanı olmadığı dönemde bir muhalif sesin alanını yaratmaktı amaç. ‘Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi’ bu amaçla hazırlandı, alternatif muhalif bir ses… Diğer taraftan da Yeni Gündem dergisi 1984 Mayıs’ında başladı. 12 Eylül hakikaten çok ciddi bir kopuş ve ciddi bir hareketti ve Türkiye’de o dönemde her şeyden önemli olan; 12 Eylül rejiminden kurtulmak amacı çok hakimdi. Dikkat ederseniz o dönemde sadece solun değil sağın da önemli bir kesimi 12 Eylül’e şiddetle tepkiliydi. Onlar buna sonra uyum sağladılar gerçi. Dolayısıyla 12 Eylül’e karşı olmak 12 Eylül rejimine, zihniyetine, kurumlarına karşı olmak çok geniş bir konsensus oluşturuyordu sol ve sağda. Sağın liberal demokrat kesiminde Yeni Gündem bu anlamda bir platform olma işlevi gördü büyük ölçüde. Tabii 12 Eylül bu anlamda çok belirleyicidir Yeni Gündem’in duruşunda, aradığı Türkiye’de yaratmaya çalıştığı açılımlar açısından.
12 Eylül dışında derginin söylem ve siyasi yaklaşımını belirleyen unsurlar neler oldu?
İkincisi solun 1970’lerdeki pratiklerinin duvara toslamış olması. Bu çok daha önemli. Oradaki silahlı mücadele geleneğinin eleştirilmesi… Bununla araya çok ciddi bir mesafe konması Yeni Gündem açısından önemliydi. Yeni Gündem’deki arkadaşlarımızın hiçbir zaman 1970’teki solun mücadelelerini reddetmediler ama onları da gözü kapalı olarak kabul etmediler. Onlara güzelleme ya da methiyeler de düzmediler. Orada eleştirel bir mesafe vardı. Yeni Gündem’in içindeki bir kısım insan daha sonra iyice soldan belki uzaklaşarak belki de daha liberal bir tavra düştüler, Zaten dergiyi çıkaran ekip homojen bir ekip değildi. Murat Belge’nin etrafında oluşan Birikim’den gelme bir kadro vardı ama ona eklemlenenler ise 1970’ler solunun çeşitli kesimlerinden gelen Seyfettin Gürsel gibi diğer taraftan Turhan Ilgaz gibi çeşitli geleneklerden gelen çeşitli bakış tarzları olan insanlardı. Bunların bir kısmı Yeni Gündem sonrasında da pek beraber çalışmaya devam etmediler.
12 Eylül’den sonra radikal solun demokrasiye olan bakışının olumlu yönde değiştiğini söyleyebilir misiniz?
Radikal solun bir kısmı için geçerli o. Dev-Yol’da ve Kurtuluş’ta vardı böyle tartışmalar. Dev-Yol’da böyle tartışmalar oluyordu ama erkendi. 12 Eylül’ün sonrasında şunu dediklerini biliyoruz –özellikle Suriye’ye giden ekip- 70’lerin Birikim ciltlerini okuyarak, “Ya o zamanlar burada çok doğru şeyler söyleniyormuş” gibi bir tavırda olduklarını biliyoruz. Fakat 1980’lerde Dev-Yol’un bir kesimi belki böyle bir evrim içerisindeydi ama Türkiye’de radikal solun daha silahlı mücadele ile ilgili eleştirel tavrı çok açık gündeme gelmemişti. Çünkü hapiste çok insan vardı. Davalar devam ediyordu. Bunun gündeme gelmesi o insanlara biraz ihanet gibi algılandığından tartışmayı bloke eden bir tarafı vardı bu ağır baskının ve bir insanın işkence görerek hapiste kalmasının ve özellikle davaların devam ediyor olmasının.
Avrupa komünizmine gelene kadar Lenin ve Kautsky arasında bir düşünsel ayrıma da bakmaya çalıştım. Böyle bir ayrımda siz Yeni Gündem dergisini nereye oturtursunuz?
Lenin-Kautsky tartışmasında Yeni Gündem çok fazla oturmaz. Çünkü Kautsky de sonuçta mekanik bir materyalist yoruma açıktır. Sadece şu olabilir: Lenin-Kautsky tartışmasında Yeni Gündem Kautsky’nin bir hain, dönek sıfatının ötesinde başka özelliklerinin olmasını da gündeme getirir büyük ihtimalle. Ama Kautskyci midir Leninizme karşı? Yok hayır, zannetmiyorum. Zannediyorum Yeni Gündem’in çizgisi bu tartışmanın belki de artık dünya konjonktüründe çok anlamlı olmadığını söyleyecektir. Türkiye konjonktüründe daha da fazla.
Yeni Gündem o zaman nasıl bir etkiye sahipti peki?
Bayağı bir etkiye sahipti. O dönemde çok fazla yayın yoktu. Eleştirel bir görüş yoktu. Çoğunlukla hala bir dizi insan hapishanedeydi. Bir dizi örgüt dağınık durumdaydı, Almanya’daydı. Suriye’ye kaçmış olanların çoğu Avrupa’ya yeni gelmişlerdi. Daha çok örgütler Avrupa’da, Almanya’da örgütlenmeye çalışıyorlardı. Türkiye’de açık örgütlenme imkanları yoktu. Bunun Türkiye’de Yeni Gündem’in açık olması anlamında bir yayın olarak ortaya çıkması solda iki tepki yaptı. Bir kesim sol, devrimci marksist sol olarak kendini tanımlayan özellikle Troçkist çevreler; 11. Tez vs. Yeni Gündem’i, sol liberalizmin bir tezahürü olarak tanımlamaya çalıştılar. 1986’da 11. Tez’in bu konuda özel bir sayısı bile yayınlandı, Yeni Gündem’i eleştiren Sungur Savran’ın ve Galip Yalman’ın olduğu. Sol ve liberalizm cildinde. Bir kere burada ciddi bir radikal marksist-leninist sol Yeni Gündem’i liberal olarak tanımlamaya ve küçümsemeye başladı. Diğer taraftan 1970’leri yaşamış ve bunu eleştirel olarak değerlendiren devrimci kısımdan gelen bir kısım da Yeni Gündem’i, yeni solu olması gereken solun sözcüsü olarak benimsemeye başladı, yeni kuşaklar özellikle. Böyle bir ayrışmanın unsurudur Yeni Gündem aynı zamanda.
Birikim ile Yeni Gündem arasındaki ilişkiyi açıklayabilir misiniz? Kadro ve düşünce olarak?
Teorik olarak ikisi üst üste örtüşmez. Birikim daha teorik daha dar bir kadronun yayınladığı bir dergiydi. Yeni Gündem ise daha geniş bir kesime seslenen daha geniş katılımı olan bir dergiydi. Orada kadro olarak derseniz Birikim dergisini çıkaranların büyük çoğunluğu Yeni Gündem’in çıkışında aktif olarak yer aldılar. Ömer Laçiner yurtdışındaydı. O, katılamadı. Yasaktı buraya gelişi. Ama onun dışında Ümit Kıvanç, Murat Belge, Birikim çevresinde olan Tuğrul Paşaoğlu, Birikim çevresinde olan Osman (Balcıgil), Jülide (Ergüder), Müçteba… yani baktığın zaman bayağı geniş bir kadro. Bu saydıklarım İletişim Yayınları’nın iskeletini oluşturuyorlardı bir bakıma. Birikim dergisi de Yeni Gündem dergisi de İletişim Yayınları bünyesinde çıkıyordu. İletişim Yayınları da Birikim çevresinin yeni dönemde bir hamlesi olarak da değerlendirilebilir. O anlamda da bir organik bağ var.
Dergide en çok işlenen konu ANAP. O dönem ANAP’ı nasıl eleştiriyordu Yeni Gündem dergisi? Bu eleştirilerin anlamı neydi?
Bir kere ANAP bizim açımızdan sorunlu bir partiydi. Hem bir tarafı ile liberal geleneğe, demokratikleşmeye açılım yapacağını iddia eden bir parti ama bir yandan da askerle uzlaşmaya çalışan bir parti. Bu gerçekten de bizim için sorunluydu. Hem 12 Eylül rejiminin yasakçı korumasından yararlanarak iktidar olan bir parti, diğer taraftan da demokratik açılımlar yapmaya çabalıyor. Bu bir tür fırsatçı demokrasi anlayışını gösterdiği için o dönemde sağla olan diyalogda ANAP çevresinden daha fazla o dönemde sempatik bulunan Cindoruk’tur hatta Demirel’dir – Demirel tartışmalı ama Cindoruk çok daha fazla temas kurulan biridir bizim için- ama ANAP’ın merkezde olası çok önemli. Bir kere iktidar partisi, o dönemde yeni kurulan bir parti çok iddialı bir parti ve bizim de çok ilgimizi çeken olay 1983’te askerlere en uzak parti olarak seçime girip birinci parti olarak çıkmış olması. Calp’in Halkçı Partisi ile Sualp’in Milli Demokrasi Partisi’nin yanında meclisteki üçüncü parti olarak baktığımızda demokrasiye en yakın parti. Ama bir yandan da 12 Eylül rejiminin gölgesinde büyümeye çok daha müsait bir parti. Bu, bizim için gerçekten bir soru işaretidir. Sağ gerçekten liberal demokrat olabilecek mi yoksa asker gölgesinde liberalizmi savunmaya devam mı edecekti? O yüzden en çok işlenen konulardan bir tanesi idi. Tabii ANAP’ın komposizyonu da buna müsait. O dört eğilimi içinde barındırıyor olmasının getirdiği bir etki var.
Yeni Gündem’in çıktığı dönemden sonraki yıllarda Türkiye Avrupa Birliği yoluna girdi.
Fakat Yeni Gündem’de Avrupa Birliği konuları pek işlenmez. O dönemde belki yeni yeni sol -1970’lerdeki AET’ye Türkiye’nin girmesine şiddetle karşı çıkan bir sol vardı biliyorsunuz- bunun doğru bir tavır olmadığını anlamaya başlamıştı. İspanya’da, Portekiz’de diktatörlüklerin nasıl tasfiye olduğunu ve bunu AB’nin nasıl etkilediğini görerek.
Bugün baktığınızda Yeni Gündem’in işlevini görebilecek bir yayın var mı?
Bunu söylemek çok zor çünkü o dönemde basın daha dardı. Çeşitlilik azdı. Gazete sayısı bile çok fazla değildi şimdikine nazaran baktığınızda. Dolayısıyla şu anda Yeni Gündem’in temsil ettiği o dönemde gördüğü işleve belki ihtiyaç bile yok. Belki şimdi artık herkes kendi kulvarında bulunmayı tercih ediyor. Böyle ortak bir zemine çok fazla ihtiyaç yok. Radikal 2 tam öyle değil. Radikal 2 bir sol içi tartışma zemini. Yeni Gündem’in tartışmayı kendisi gündeme getiren bir içeriği vardı. Radikal 2 daha pasif bir yayın. Yazılar geliyor onları yayınlıyorlar. Yeni Gündem’in kendi yayın politikası vardı. Temaları tartışmaları kendisi yönlendirmek amacı taşıyordu. Radikal 2 dergi değil bir ek. O yüzden şu anda göremiyorum yok. İhtiyaç var mı böyle bir şeye? Bence artık yok. O döneme özgü bir şey o. Ama şu anda üçüncü cephenin ihtiyacı Yeni Gündem gibi bir şey değil. Çünkü çoğu yerde olan bir şey var. O zaman Yeni Gündem tekti. Niye onu birçok yerde yapalım ki? Çoğu yerde tartışma sürüyor. Radikal 2’de de, Taraf’ta da. Hatta Star gazetesinin pazar ekinde de benzer tartışma çabası var. İşte Express dergisi var aylık onda ciddi bir tartışma var. İşte kitap eklerinde tartışma var. Bütün bunlar varken Yeni Gündem’e bir alan açamazsınız. O zaman yoktu. Yok olduğu için önemli idi. Şimdi bunlar varken bunun amiral gemisi olması bence çok gerekli değil, doğru da değil. Şu an Yeni Gündem’in gördüğü işlevi farklı yayın organları görüyor. Onları bir tek yerde toplamanın anlamı yok.

(*) Ahmet İnsel ile bu röportajı “12 Eylül Sonrası Solun Teorik Kurgusu İçerisinde Yeni Gündem Dergisinin Yeri” başlıklı yüksek lisans tezim için gerçekleştirmiştim.