Güneydoğu’da insanlara yapılan kötü muameleleri açığa çıkaran Celal Başlangıç’ın gazeteciliğe giriş öyküsü

Marmara Üniversitesi Genel Gazetecilik Doktora Bölümü çalışmaları için Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da özellikle OHAL döneminde yapılan insan hakları ihlallerini cesaretle haber yapan Celal Başlangıç, ile uzun gazetecilik anılarını dinlemek için bir sohbete başlamıştık. Sohbet biraz yarım kalınca o sert haberlerin detaylarına girememiştik ama Başlangıç’ın özellikle gazeteciliğe adım atışının ilginç hikayesini derlemek mümkün olmuştu. Dikkatinize sunuyorum…
Nasıl başladınız gazeteciliğe?
Kısa pantolonlu çağlarda sayılır. Ben İstanbulluyum. Liseyi Kadıköy Ticaret Lisesi’nde okudum. Orada okulun duvar gazetesini de ben çıkarıyordum zaten. Kompozisyonum ve edebiyatım çok da iyiydi. Amcam gazetecidir benim. Ankara Tahsil gazetesinde o zaman böyle siyasi merkez sağ bir gazete. Onun başyazarıydı. Annem Erol Simavi ile okul arkadaşıydı Kanlıca’dan. Benim gazeteciliğe ilgim sanırım bunların hepsinin bir toplamı oldu. Benim İstanbul’daki Gazetecilik Yüksekokulu’na puanım tutmadı. Ben de gittim İzmir Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu’na kaydımı yaptırdım. Gazeteci olmak istiyordum. Sonuçta oraya yazıldım. Daha önce hayatım boyunca bir defa gördüğüm bir kente İzmir’e gittim 17 yaşımda. Geldim gördüm ki orada okumakla gazeteci olmak imkansız. Bir klavye dersi bile doğru düzgün verilmiyor. Ticaret Lisesi’nde on parmak daktilo biliyordum. On parmak daktilo yazardım. Meslek hayatım boyunca bunun çok faydasını gördüm. 1974 benim okula girişim. 1975 yılında İzmir’de yerel gazeteler güçlüydü. Yeni Asır vardı, Ege Ekspress vardı, Demokrat İzmir vardı, Ege Express gazetesinin Genel Yayın Müdürü Adalet Partisi’nin İl Yönetim Kurulu Üyesiydi. Öyle bir yapı vardı. Ondan sonra ücretsiz stajer aradıklarını duydum. Bir yerden başlamam gerekiyordu. Ben de gittim ne yaparsın dediler çok hızlı daktilo yazarım Türkçem iyidir dedim. İyi ama maa vermeyiz dediler peki dedim ve başladım. Fakat tabii daktilomun ve edebiyatımın iyi olması yüzünden bir müddet sonra işe yaramaya başladım ve neticede başlamış oldum. Okul bittiğinde 3 yıllık gazeteciydim. Meslekten gelen hocalarımızın çoğuyla arkadaş olmuştum. Ondan sonra 12 Eylül öncesi koşullar ben solcuyum. Bir yandan sabaha kadar afiş yapıyorum, sabah üzerimdeki kostiklerle gazeteye gidiyorum. Bir yıl sonra da attılar beni oradan. Akın Simav geliyordu bizim derslerimize. Sonradan CHP milletvekili oldu. Aktüalite dersine geliyordu. O, aynı zamanda Demokrat İzmir gazetesinin Genel Yayın Müdürü’ydü. İyi gazeteciydi Akın Simav. Ben protesto olsun diye beni attıkları gazetenin önünde Hikmet Çetinkaya’nın eniştesinin gazete bayii vardı, gazete satmaya başladım. O zaman evliyim çocuğum var benim. Üniversiteden sınıf arkadaşımla evlendim. Bir yandan siyaset, bir yandan okul, bir yandan çocuk, bir yandan gazetecilik, her şeyi hızlı yaşadım. Atıldın mı napıyorsun dedi. Gel bakalım sen gazetecisin ne yapıyorsun dedi. 1977 yılında Demokrat İzmir’e girdim. İlk defa gazeteciliğe kadrolu sigortalı olarak 212’li olarak orada başladım. Onun tarihi de 1 Nisan’dır, şaka gibi. 1979’a kadar Demokrat İzmir’de çalıştım.
Nasıl bir gazeteydi Demokrat İzmir?
İlginç bir gazeteydi Demokrat İzmir. Demokrat Parti döneminde kurulan, Demokrat Parti’nin sermayesi ile destekleniyordu. Atila İlhan Genel Yayın Yönetmenliği yapmıştı gazetede. O zaman İzmir’de yaşıyordu 74-75’lerde. Ben 1977’de girdiğimde İstanbul’a gitmişti Atila İlhan. Pakize Suda’nın babası Osman Suda orada çalışıyordu. Sonra da Demokrat Parti’nin diktatörleşmesine karşı gazete yayın politikası olarak buna karşı çıkıyor ve sola dönüyor. CHP tarafına geçti. Hatta şöyle bir anı var. Gazete halen kurulduğu yerdeydi. İzmir’de Kemeraltı’nın girişinde. Demokrat Partililer gelir, gazete önünde protesto gösterileri yapardı. Gazeteleri dağıtım arabalarından alıp gaz döküp yakarlarmış. Herkes daktilolarını eline alsın, protesto gösterileri yapılınca atın aşağı dermiş. Atarlarmış aşağıya onlar da. Ben girdiğimde solda olan bir gazeteydi. İstihbarat Şefi, Akın Kıvanç MHP’liydi. Beni habere gönderiyordu. Ben parka postal geziyordum. Üniversitede MHP’lilerle çatışıyoruz zaten. Onların basın toplantısı vardı beni gönderiyordu. Bu arkadaş da MHP de yüzbaşıydı zaten. Can güvenliğimi sağlayın gideyim derdi ve giderdim basın toplantısına. Üniversitede gırtlak gırtlağa geldiklerimiz karşımızda otururlar ben de gazeteci olarak izlerdim onu. Ama ben 1977 1 Mayıs’a gideceğim zaman izin isterdim. Adnan Düvenci gazetenin sahibiydi. Adnan Düvenci, Kızı Ayten Düvenci ve bir de oğlu Yusuf Düvenci vardı. Sonra o gazeteyi Yeni Asır’a sattılar. Sonra “Rapor” ismiyle ekonomik gazete oldu. Biz orada sendikalaşmaya başladık. Aşağı yukarı örgütlediğimiz 40 kadar çalışan vardı gazetede. 26’ı kadarını Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda örgütledik. Toplu görüşmeye çağırdılar bizi. Sonra birden fark ettik ki gazetede çalışanların sayısı 60’tan fazla. Mahalle bakkalının bile sarı basın kartı var. Bir gün beni çağırdılar dediler ki bak sen burada 26 kişi oldun beceremeyeceksiniz, çağrı yaparsan seni işten atarım dediler. Hakikaten yaptım çağrıyı ve beni işten attılar. Böylece sendikalaşamadık orada. 1978 sonu gibi oldu bunlar. Kemal Türkler Maden-İş Genel Başkanı o sıra, ben de Türkiye Komünist Partisi örgütlenmesi içerisindeyim o zamanlar. Ben Politika gazetesinde çalışmaya başladım. Partinin gayri resmi yayın organıydı. Sonra İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilince Politika gazetesi kapatıldı 1979 yılında. Aydın Engin, genel yayın müdürü Oya Baydar gazetenin köşe yazarıydı, Onat Kutlar köşe yazarıydı. Politika’nın altında İsta vardı, İstanbul Haber Ajansı. Hatta onun çıkardığı yayınlarda vardı. O zaman politika kapatıldı, sonra Savaş Yolu da kapatıldı. O zamanlar Savaş Yolu dergisinin yayın müdürü faşistlerce kaçırılıp öldürülmüştü. Bir kontgerilla cinayetiydi. Savaş Yolu TKP’den ayrılan TBKP’ye katılmayan arkadaşlar var bir dönem Rasim Öz çevresinde örgütlendiler onlar daha sonra İGD’yi kurdular. İstanbul’da gazeteler kapatıl uca Savaş Yolu duruyor ama. Biz de Savaş Yolu’nu İzmir’e taşıdık. İzmir’de basarak bütün Türkiye’ye dağıtıyorduk. Kurşun kalıplarla basıyoruz. Biz teknolojik olarak her şeyi gördük. Ben elle hurufat dizmişimdir, kurşun kalıpla sayfa yapmışımdır, pikaj da yaptım. Parti yayınsız kalmasın diye İzmir yerine biz önce Muğla’da sonradan SHP milletvekili olan o sıra CHP Muğla İl Başkanı’ydı Tufan Doğu’nun matbaasını bulduk. 57-58 bir Heidelberg’i vardı. O matbaayı adam ettik biraz ve orada bu sefer Savaşım diye bir yayın organı basarak Muğla’dan Türkiye’ye dağıttık. Orada dergiyi dizmek klişe almak yoktu. Ben hiç tanık olmamıştım böyle bir teknolojiye. Küçük boy yaptık gazeteyi. Her sayfadan klişe çıkardık. Klişeleri de İzmir’den çıkardık. İzmir’de o zaman sıkıyönetim var. Klişelerle de Muğla’da baskıya girerdik. Ondan sonra ben Günaydın gazetesine girdim.
Aileniz ve çevreniz nasıl tepki verdi gazeteci olmanıza?
Ailem hem gazeteci olmama hem de İzmir’e gitmeme şiddetle karşı çıktılar. Amcam iyi okuyan ama iyi de içen bir adamdı. Gazetecilik serseri mesleğidir yapma derlerdi. Hatta ben buna bizzat tanık oldum. 1986’da Cumhuriyet’in Bölge Müdürü olarak Adana’ya gittim. Şöyle getiriyorlardı çocuklarını, bu çocuk bir şey olamadı bari gazeteci olsun diye götürüyorlardı. Gazeteciler o zaman bohem insanlardı. Gazeteler erken basılırdı. Sabaha karşı çıkarlar iki günün sayfalarını yaparlardı. İyi içmeyen gazeteci denmezdi. Öyle bir şey kalmadı. Hatta sırf bu anlayıştan dolayı birisinin gazeteciliği bitmiştir. Çok önemli bir haber yazan ve Türkiye’de ilk defa bir bakanın istifasına yol açan Murat diye bir arkadaşımız vardı. Ayla Aydan ile Hasan Fehmi Güneş’i birlikte yakalayıp fotoğraflarını çeken bir arkadaştı. Şimdi kimse hatırlamaz o ismi. Bakanın istifasına yol açtı. Haberi yapınca tabii bunlar hep içmeye gidiyorlar. İyi gazeteci içer ağbi diyerek. Sonra da yok oldu gitti. Gazetecilerin içkiye yakındı.
Mesleğe başladığınızda o dönemin ücret koşulları neydi?
Üst kadroyla aramızdaki fark yok denecek kadar azdı. Ben de yöneticilik yaptığım sürece hiç uçurum olmadı. O zaman hiçbir gazetecinin çok büyük lüksleri yoktu. Hatta Hasan Cemal tatile giderken uçakla İzmir’e geldi. Yeni yayın yönetmeni olmuştu Cumhuriyete, araba yoktu altında. Hikmet Çetinkaya’nın arabasıyla Bodrum’a bırakıldı geri getirildi. Hasan ilk defa tatil yapıyordu. O kadar dar olanakları vardı gazetecilerin. O zaman Cumhuriyetin çok ekonomik sıkıntıları vardı. Zaten Hasan Cemal ile Emin Uşaklıgil’in başarılı yönetimiyle o krizi aştılar. Cumhuriyeti bu aşamaya getirdiler. Ama eninde sonunda sendikalıydık. Mesai ödenirdi, yılda 4 maaş da ikramiyemiz vardı. Şimdikiyle mukayese edilemeyecek iyi koşullarda çalışıyorduk. Ama herkes için geçerliydi. 1984’lerde elinde dar imkanlar olan Cumhuriyet bile bunu yapabiliyordu. Gece çalışanlar yüzde 30 zam alıyordu. Bunlar sendikaların sağladığı haklardı. Ondan sonra 12 Eylül gelince hepimiz uçtuk tabii. Ben birkaç ay sürgün dönemi yaşadım. Sonra çıktık ortaya. Bizim bölge sorumlumuz konuşmadı. O konuşmayınca hem biz hem de kendisi kurtuldu. 1980’deki tutuklama dalgasından kurtulduktan sonra 1982’deki TKP operasyonu sırasınca da bir kaçak dönemi yaşadık. O zaman Sabah’ın Genel Müdür Yardımcısı vardı İlhan Esen. O dönem İzmir’deydi İlhan Esen. Bir dönemin çok önemli muhabiri. O gelmeden İsmet İnönü basın toplantısına başlamazmış. O 12 Eylül’den sonra, 12 Eylül’ün birinci yılı İzmir’de bir gazete çıkardılar sahibi de İlhan Esen görünüyordu. Arkadaşlar bana da iş arıyorlar. Dedi ki komünist almam gazeteye ama sonra aldı ama. Mustafa Balbay vardı. Mustafa da bizim teşkilattan o zaman. Sonra eski siyasilere seçime girme şansı verilmeyeceği söylenince tüm sermaye geri çekildi. Başta büyük bir yokluk dönemi yaşadık. Çıkma çıkmama her gün konuşuluyordu. Ben de tanırdım onu. Dedim ki biz komünist adamız başladığımız işi bitiririz. Kapıya kilidi ben vuracağım dedim. Hakikaten de kapıya ben vurdum kilidi. Sigortalı olmamıza rağmen bize kıdem tazminatı da verdiler. Sonra İlhan Esen Günaydın gazetesinin İzmir Bölge Müdürü oldu. Sonra hadi oğlum gel dedi. Spor sayfasına geçtim. Yazı yazınca kızardı. Oğlum gene Cumhuriyetlik yazmışsın derdi. Sonra öyle derken Cumhuriyetten teklif geldi. Ama ben seni bırakmam evet desem kim yapacak o işi. Ben arkama bir adam yetiştireyim dedim. Oğlum git dedi senin istikbalin orada dedi. Şimdi Akşam’ın Bölge Müdürü Nedim Atilla benim yerime geçti. Ben 1981’de Cumhuriyet’e girdim. Sonra bir 15 yıl Cumhuriyet macerası var. İzmir Bölge’ye girdim. Hikmet Çetinkaya Büro Şefi. Biz de haber merkezi gibi bir istihbarat şefinin olduğu muhabirlerin olduğu bir yapı var. Çok büyük bürolar değil o zamanlar. Genel Yayın Yönetmeni olarak Hasan Cemal o zaman yeni başlamıştı. Şöyle bir şey olmuştu tabii. Ben taşrayı çok dolaştım. Merkezi de bilirim taşrayı da bilirim. Türkiye’de gazeteler o dönemde 12 Eylül’e kadar özellikle yüzde 70’i gibi Ankara bürodan gelen haberlerle oluşurdu. 12 Eylül’ün ağırlığı kalkınca bölge büroları ağırlık kazanmaya başladı. Mesele o dönemler Nejat Esen’ler polis adliye muhabirleriydi. Bodrum Marmaris magazin haberleri başladı oradan. İzmirlerin istanbul’daki gazetelerde akın etmeleri bu süreçte oldu. 1984’ten sonra Turgut Özal’ın sürekli Ege bölgelerinde tatile gelmeleri o bölgedeki gazetecilerin İstanbul medyasında yer bulmalarına neden olmuştur. Hakan Tarhan, şimdi Konak Belediye Başkanı oldu. Nebil Özgentürk, Cevher Kantarcı vardı. Şule Talu şu an Sabah’ın koordinatörü, Fatih Çekirge böyle bir kadroydu. Sonra ben Cumhuriyette Ege Bölgesi İstihbarat Şefi oldum. Burada Cumhuriyetin farklılığından kaynaklanan bir şey vardı. Mesela ben 1982 yılında Güneydoğu’ya gitmiştim. Ama ilk defa görüyorum Güneydoğu’yu. Daha o zaman PKK olayları başlamamıştı. Samsun’dan TIR’a bindim Gürbulak’ta indim. Adana’dan TIR’a bindim Habur’da indim. 15 gün sırtımda çanta muavin gibi. O zaman çatışmalar yoktu. Sadece Kilis tarafında çok sıkı kontroller vardı o da kaçak mallar içindi. O zaman tabii biz de otobüs ile gidiyoruz Cumhuriyet’in öyle olanakları yok. Otobüsle gezerken gördüm, örneğin şoför Kürtçe bir şey söylüyor. Anlamıyorsun. Biz teorik olarak TKP’li olarak Kürt meselesini bildiğimizi sanıyoruz. Oraya gidince başka başka şeyler görüyorsunuz. Hele 1980 sonrası cehenneme çevirmişlerdi orasını. Hatta unutamadığım bir hikaye var, onu panellerde anlatırım. Bir arkadaş dedi ki Mardin Jandarma Alay Komutanı tanıdık dedi sen oraya gidince onu gör. Tabii ilk defa gidiyorum. Benim param bitmiş, gazeteden bana para gönderecekler. PTT aracılığıyla. Oraya gidince gördüm postanede “Vatandaş Türkçe konuş” yazıyor her yerde bu yazılı. Sonra Alay Komutanı’nın yanına gittim. Hoş beş falan. Sonra komutanım her yerde ben bu yazıyı gördüm, burada vatandaş Türkçe konuşmuyorsa nece konuşuyor dedim. Adam kızardı bozardı sonra da işte öyle konuşuyorlar. Sonra o yazı dizisi ile Hasan Tahsin Gazetecilik Ödülü aldım ben. Sonra Türkiye’nin her yerinde gezmeye başladım. Giresun’da işkence var ben gidiyordum. 1984 yılında PKK Eruh baskınını yaptı, giden gazetecilerden biri bendim. Bu Hasan Cemal’in gazetecilikteki başarısıdır esasında. Hasan gördü böyle bir muhabir var, gözü de kara her yere gidiyor. Gittiği zaman da iş çıkartıyor. Giresun’a gitsin derdi ben giderdim. Bizim bölge Fethiye’den Çanakkale’ye kadardı. Ama benim o dönemden itibaren gitmediğim yer kalmadı. Çikita muzun ithal edildiğini ilk yazan gazeteci benim. 1984 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam. Ege İhracatçı Birliği vardı Sadık Bey, onla muhabet ederken çıktı bu. Ben de yazdım geçtim. Cumhuriyete ilk sayfadan haber oldu bu. Sonra da Hasan Cema bana talimat verdi hemen atla Alanya’daki muz üreticileri ile konuş. Atladm otobüsle oraya gittim. İzmir’deyken de biz Türkiye’nin diğer bölgelerine gitme şansı bulduk. Tabii bu başka gazetelerde yoktu bir tek Cumhuriyet’te vardı. Diğer gazeteciler bize imrenerek bakıyorlardı. Benim babam Fransa’da yaşar. Sirk artistidir. Haberlere çıkar geldi ayısını gördü diye. Bayramoğlu’ndaki ayısı babamın son ayısıydı. Ben de bilet aldım babamın yanına gidecektim Fransa’ya. Sonra İstanbul’a geldim. Hasan Cemal ile konuşurken ertesi gün kendimi Adana’da buldum. Gazetenin Adana Bölge Temsilcisi oldum. Paris yerine Adana’ya gitmiş oldum ben 1986 yılında. Sonra boşandım. Bir daha evlendim. Oradan 2. Çocuk var.
Hasan Cemal Cumhuriyet’te nasıl bir dönüşüm yarattı?
Cumhuriyet tipo basılan az sayıda gazeteden biri olarak kalmıştı. Hasan ve Emin Bey beraber yaptılar. Emin Bey Müessese Müdürü’ydü. Bir kere ofsete geçtiler. Ofsete geçince gazetenin ilan gelirleri arttı. İlanlar çamur gibi çıkıyordu eskiden o yüzden de ilan vermiyorlardı. Hatta İstanbul’da tipo basılıyordu gazete gece İzmir’e gelince tipo gazetenin kopipruflarını ofsete çevirip basardık. Merkezde gazete tipo basılıyor bizde ofset. Hasan Cemal’in katkılarından biridir. Halen bozulmadı o. Bülent Erkmen’e şimdiki mizanpajını yaptırdı.

Advertisements