Gazeteleri değil bu blogları okuyun

Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı gazetecilere pek sıcak yaklaşılmadığı bir gerçek. Bu ülkede kimi yabancı gazeteciler hakkında çarşaf çarşaf yayınlar bile yapılabiliyor. Halbuki bazı yabancı gazetecilerin Türkiye’de gösterdiği ‘gazetecilik’ performansının memleket sathındaki genel gazetecilik kriterlerinin üzerinde olduğu görülüyor. Bu yabancı gazetecilerin editörlerinin yönlendirmeleri olmadan doğrudan Türkiye izlenimlerini yazdıkları blogları da bulunuyor. Bu blogların Türkiye’nin ahvalini anlamak için ciddi biçimde takip edilmesinde fayda var. İşte o bloglardan bazıları

 

1- http://istanbul.blog.lemonde.fr/ – Guillaume Perrier

Fransız Le Monde gazetesinin Türkiye muhabiri Guillaume Perrier’in blogu “Boğaz’ın Üstünde” (Au fil du Bosphore) başlığını taşıyor. Perrier, blogunu kendi dilinde yani Fransızca yazıyor. Siyasetten spora kadar birçok başlıkta Türkiye ile ilgili gelişmeleri kaleme alan Perrier’in aktif bir blogger olduğunu da belirtmek gerekiyor.

 

2- http://turkeyetc.blogspot.com/ – Alexander Christie-Miller

Alexander Christie-Miller Türkiye’de farklı yayınlar için çalışan freelance bir gazeteci. Christie-Miller’ın yazılarının çıktığı yayınlar arasında Times, Eurasianet, Southeast European Times, Christian Science Monitor ve Middle East Report yer alıyor. Christie-Miller blogunda özellikle Balyoz Davası ile ilgili yazdığı yazılarla ilgi çekiyor.

 

3- http://www.journalistinturkey.com/ – Fréderike Geerdink

Türkiye’de faaliyet gösteren bir başka freelance yabancı gazeteci de Fréderike Geerdink. Geerdink “Türkiye’de gazeteci” başlıklı blogunda Türkiye ile ilgili gözlemlerini İngilizce olarak kaleme alıyor.

 

4- http://justinvela.wordpress.com/ – Justin Vela

Justin Vela, Türkiye kadar bölge ülkelerinde yaşanan gelişmelerle de ilgilenen freelance gazetecilerden biri. İngilizce olarak yazdığı blogunda Türkiye’nin farklı noktalarından bizzat sahada bulunarak edindiği izlenimleri ve haberleri aktarıyor.

 

5- http://istanbulcalling.blogspot.com/ – Yigal Schleifer

Schleifer, 2002-2010 tarihlerinde Türkiye’de görev yapmış bir gazeteci. Christian Science Monitor’da görev yapmış Schleifer’in Türkiye ile ilgili yazıları New York Times’tan Haaretz’e kadar birçok gazetede yayınlandı.

Güneydoğu’da insanlara yapılan kötü muameleleri açığa çıkaran Celal Başlangıç’ın gazeteciliğe giriş öyküsü

Marmara Üniversitesi Genel Gazetecilik Doktora Bölümü çalışmaları için Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da özellikle OHAL döneminde yapılan insan hakları ihlallerini cesaretle haber yapan Celal Başlangıç, ile uzun gazetecilik anılarını dinlemek için bir sohbete başlamıştık. Sohbet biraz yarım kalınca o sert haberlerin detaylarına girememiştik ama Başlangıç’ın özellikle gazeteciliğe adım atışının ilginç hikayesini derlemek mümkün olmuştu. Dikkatinize sunuyorum…
Nasıl başladınız gazeteciliğe?
Kısa pantolonlu çağlarda sayılır. Ben İstanbulluyum. Liseyi Kadıköy Ticaret Lisesi’nde okudum. Orada okulun duvar gazetesini de ben çıkarıyordum zaten. Kompozisyonum ve edebiyatım çok da iyiydi. Amcam gazetecidir benim. Ankara Tahsil gazetesinde o zaman böyle siyasi merkez sağ bir gazete. Onun başyazarıydı. Annem Erol Simavi ile okul arkadaşıydı Kanlıca’dan. Benim gazeteciliğe ilgim sanırım bunların hepsinin bir toplamı oldu. Benim İstanbul’daki Gazetecilik Yüksekokulu’na puanım tutmadı. Ben de gittim İzmir Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu’na kaydımı yaptırdım. Gazeteci olmak istiyordum. Sonuçta oraya yazıldım. Daha önce hayatım boyunca bir defa gördüğüm bir kente İzmir’e gittim 17 yaşımda. Geldim gördüm ki orada okumakla gazeteci olmak imkansız. Bir klavye dersi bile doğru düzgün verilmiyor. Ticaret Lisesi’nde on parmak daktilo biliyordum. On parmak daktilo yazardım. Meslek hayatım boyunca bunun çok faydasını gördüm. 1974 benim okula girişim. 1975 yılında İzmir’de yerel gazeteler güçlüydü. Yeni Asır vardı, Ege Ekspress vardı, Demokrat İzmir vardı, Ege Express gazetesinin Genel Yayın Müdürü Adalet Partisi’nin İl Yönetim Kurulu Üyesiydi. Öyle bir yapı vardı. Ondan sonra ücretsiz stajer aradıklarını duydum. Bir yerden başlamam gerekiyordu. Ben de gittim ne yaparsın dediler çok hızlı daktilo yazarım Türkçem iyidir dedim. İyi ama maa vermeyiz dediler peki dedim ve başladım. Fakat tabii daktilomun ve edebiyatımın iyi olması yüzünden bir müddet sonra işe yaramaya başladım ve neticede başlamış oldum. Okul bittiğinde 3 yıllık gazeteciydim. Meslekten gelen hocalarımızın çoğuyla arkadaş olmuştum. Ondan sonra 12 Eylül öncesi koşullar ben solcuyum. Bir yandan sabaha kadar afiş yapıyorum, sabah üzerimdeki kostiklerle gazeteye gidiyorum. Bir yıl sonra da attılar beni oradan. Akın Simav geliyordu bizim derslerimize. Sonradan CHP milletvekili oldu. Aktüalite dersine geliyordu. O, aynı zamanda Demokrat İzmir gazetesinin Genel Yayın Müdürü’ydü. İyi gazeteciydi Akın Simav. Ben protesto olsun diye beni attıkları gazetenin önünde Hikmet Çetinkaya’nın eniştesinin gazete bayii vardı, gazete satmaya başladım. O zaman evliyim çocuğum var benim. Üniversiteden sınıf arkadaşımla evlendim. Bir yandan siyaset, bir yandan okul, bir yandan çocuk, bir yandan gazetecilik, her şeyi hızlı yaşadım. Atıldın mı napıyorsun dedi. Gel bakalım sen gazetecisin ne yapıyorsun dedi. 1977 yılında Demokrat İzmir’e girdim. İlk defa gazeteciliğe kadrolu sigortalı olarak 212’li olarak orada başladım. Onun tarihi de 1 Nisan’dır, şaka gibi. 1979’a kadar Demokrat İzmir’de çalıştım.
Nasıl bir gazeteydi Demokrat İzmir?
İlginç bir gazeteydi Demokrat İzmir. Demokrat Parti döneminde kurulan, Demokrat Parti’nin sermayesi ile destekleniyordu. Atila İlhan Genel Yayın Yönetmenliği yapmıştı gazetede. O zaman İzmir’de yaşıyordu 74-75’lerde. Ben 1977’de girdiğimde İstanbul’a gitmişti Atila İlhan. Pakize Suda’nın babası Osman Suda orada çalışıyordu. Sonra da Demokrat Parti’nin diktatörleşmesine karşı gazete yayın politikası olarak buna karşı çıkıyor ve sola dönüyor. CHP tarafına geçti. Hatta şöyle bir anı var. Gazete halen kurulduğu yerdeydi. İzmir’de Kemeraltı’nın girişinde. Demokrat Partililer gelir, gazete önünde protesto gösterileri yapardı. Gazeteleri dağıtım arabalarından alıp gaz döküp yakarlarmış. Herkes daktilolarını eline alsın, protesto gösterileri yapılınca atın aşağı dermiş. Atarlarmış aşağıya onlar da. Ben girdiğimde solda olan bir gazeteydi. İstihbarat Şefi, Akın Kıvanç MHP’liydi. Beni habere gönderiyordu. Ben parka postal geziyordum. Üniversitede MHP’lilerle çatışıyoruz zaten. Onların basın toplantısı vardı beni gönderiyordu. Bu arkadaş da MHP de yüzbaşıydı zaten. Can güvenliğimi sağlayın gideyim derdi ve giderdim basın toplantısına. Üniversitede gırtlak gırtlağa geldiklerimiz karşımızda otururlar ben de gazeteci olarak izlerdim onu. Ama ben 1977 1 Mayıs’a gideceğim zaman izin isterdim. Adnan Düvenci gazetenin sahibiydi. Adnan Düvenci, Kızı Ayten Düvenci ve bir de oğlu Yusuf Düvenci vardı. Sonra o gazeteyi Yeni Asır’a sattılar. Sonra “Rapor” ismiyle ekonomik gazete oldu. Biz orada sendikalaşmaya başladık. Aşağı yukarı örgütlediğimiz 40 kadar çalışan vardı gazetede. 26’ı kadarını Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda örgütledik. Toplu görüşmeye çağırdılar bizi. Sonra birden fark ettik ki gazetede çalışanların sayısı 60’tan fazla. Mahalle bakkalının bile sarı basın kartı var. Bir gün beni çağırdılar dediler ki bak sen burada 26 kişi oldun beceremeyeceksiniz, çağrı yaparsan seni işten atarım dediler. Hakikaten yaptım çağrıyı ve beni işten attılar. Böylece sendikalaşamadık orada. 1978 sonu gibi oldu bunlar. Kemal Türkler Maden-İş Genel Başkanı o sıra, ben de Türkiye Komünist Partisi örgütlenmesi içerisindeyim o zamanlar. Ben Politika gazetesinde çalışmaya başladım. Partinin gayri resmi yayın organıydı. Sonra İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilince Politika gazetesi kapatıldı 1979 yılında. Aydın Engin, genel yayın müdürü Oya Baydar gazetenin köşe yazarıydı, Onat Kutlar köşe yazarıydı. Politika’nın altında İsta vardı, İstanbul Haber Ajansı. Hatta onun çıkardığı yayınlarda vardı. O zaman politika kapatıldı, sonra Savaş Yolu da kapatıldı. O zamanlar Savaş Yolu dergisinin yayın müdürü faşistlerce kaçırılıp öldürülmüştü. Bir kontgerilla cinayetiydi. Savaş Yolu TKP’den ayrılan TBKP’ye katılmayan arkadaşlar var bir dönem Rasim Öz çevresinde örgütlendiler onlar daha sonra İGD’yi kurdular. İstanbul’da gazeteler kapatıl uca Savaş Yolu duruyor ama. Biz de Savaş Yolu’nu İzmir’e taşıdık. İzmir’de basarak bütün Türkiye’ye dağıtıyorduk. Kurşun kalıplarla basıyoruz. Biz teknolojik olarak her şeyi gördük. Ben elle hurufat dizmişimdir, kurşun kalıpla sayfa yapmışımdır, pikaj da yaptım. Parti yayınsız kalmasın diye İzmir yerine biz önce Muğla’da sonradan SHP milletvekili olan o sıra CHP Muğla İl Başkanı’ydı Tufan Doğu’nun matbaasını bulduk. 57-58 bir Heidelberg’i vardı. O matbaayı adam ettik biraz ve orada bu sefer Savaşım diye bir yayın organı basarak Muğla’dan Türkiye’ye dağıttık. Orada dergiyi dizmek klişe almak yoktu. Ben hiç tanık olmamıştım böyle bir teknolojiye. Küçük boy yaptık gazeteyi. Her sayfadan klişe çıkardık. Klişeleri de İzmir’den çıkardık. İzmir’de o zaman sıkıyönetim var. Klişelerle de Muğla’da baskıya girerdik. Ondan sonra ben Günaydın gazetesine girdim.
Aileniz ve çevreniz nasıl tepki verdi gazeteci olmanıza?
Ailem hem gazeteci olmama hem de İzmir’e gitmeme şiddetle karşı çıktılar. Amcam iyi okuyan ama iyi de içen bir adamdı. Gazetecilik serseri mesleğidir yapma derlerdi. Hatta ben buna bizzat tanık oldum. 1986’da Cumhuriyet’in Bölge Müdürü olarak Adana’ya gittim. Şöyle getiriyorlardı çocuklarını, bu çocuk bir şey olamadı bari gazeteci olsun diye götürüyorlardı. Gazeteciler o zaman bohem insanlardı. Gazeteler erken basılırdı. Sabaha karşı çıkarlar iki günün sayfalarını yaparlardı. İyi içmeyen gazeteci denmezdi. Öyle bir şey kalmadı. Hatta sırf bu anlayıştan dolayı birisinin gazeteciliği bitmiştir. Çok önemli bir haber yazan ve Türkiye’de ilk defa bir bakanın istifasına yol açan Murat diye bir arkadaşımız vardı. Ayla Aydan ile Hasan Fehmi Güneş’i birlikte yakalayıp fotoğraflarını çeken bir arkadaştı. Şimdi kimse hatırlamaz o ismi. Bakanın istifasına yol açtı. Haberi yapınca tabii bunlar hep içmeye gidiyorlar. İyi gazeteci içer ağbi diyerek. Sonra da yok oldu gitti. Gazetecilerin içkiye yakındı.
Mesleğe başladığınızda o dönemin ücret koşulları neydi?
Üst kadroyla aramızdaki fark yok denecek kadar azdı. Ben de yöneticilik yaptığım sürece hiç uçurum olmadı. O zaman hiçbir gazetecinin çok büyük lüksleri yoktu. Hatta Hasan Cemal tatile giderken uçakla İzmir’e geldi. Yeni yayın yönetmeni olmuştu Cumhuriyete, araba yoktu altında. Hikmet Çetinkaya’nın arabasıyla Bodrum’a bırakıldı geri getirildi. Hasan ilk defa tatil yapıyordu. O kadar dar olanakları vardı gazetecilerin. O zaman Cumhuriyetin çok ekonomik sıkıntıları vardı. Zaten Hasan Cemal ile Emin Uşaklıgil’in başarılı yönetimiyle o krizi aştılar. Cumhuriyeti bu aşamaya getirdiler. Ama eninde sonunda sendikalıydık. Mesai ödenirdi, yılda 4 maaş da ikramiyemiz vardı. Şimdikiyle mukayese edilemeyecek iyi koşullarda çalışıyorduk. Ama herkes için geçerliydi. 1984’lerde elinde dar imkanlar olan Cumhuriyet bile bunu yapabiliyordu. Gece çalışanlar yüzde 30 zam alıyordu. Bunlar sendikaların sağladığı haklardı. Ondan sonra 12 Eylül gelince hepimiz uçtuk tabii. Ben birkaç ay sürgün dönemi yaşadım. Sonra çıktık ortaya. Bizim bölge sorumlumuz konuşmadı. O konuşmayınca hem biz hem de kendisi kurtuldu. 1980’deki tutuklama dalgasından kurtulduktan sonra 1982’deki TKP operasyonu sırasınca da bir kaçak dönemi yaşadık. O zaman Sabah’ın Genel Müdür Yardımcısı vardı İlhan Esen. O dönem İzmir’deydi İlhan Esen. Bir dönemin çok önemli muhabiri. O gelmeden İsmet İnönü basın toplantısına başlamazmış. O 12 Eylül’den sonra, 12 Eylül’ün birinci yılı İzmir’de bir gazete çıkardılar sahibi de İlhan Esen görünüyordu. Arkadaşlar bana da iş arıyorlar. Dedi ki komünist almam gazeteye ama sonra aldı ama. Mustafa Balbay vardı. Mustafa da bizim teşkilattan o zaman. Sonra eski siyasilere seçime girme şansı verilmeyeceği söylenince tüm sermaye geri çekildi. Başta büyük bir yokluk dönemi yaşadık. Çıkma çıkmama her gün konuşuluyordu. Ben de tanırdım onu. Dedim ki biz komünist adamız başladığımız işi bitiririz. Kapıya kilidi ben vuracağım dedim. Hakikaten de kapıya ben vurdum kilidi. Sigortalı olmamıza rağmen bize kıdem tazminatı da verdiler. Sonra İlhan Esen Günaydın gazetesinin İzmir Bölge Müdürü oldu. Sonra hadi oğlum gel dedi. Spor sayfasına geçtim. Yazı yazınca kızardı. Oğlum gene Cumhuriyetlik yazmışsın derdi. Sonra öyle derken Cumhuriyetten teklif geldi. Ama ben seni bırakmam evet desem kim yapacak o işi. Ben arkama bir adam yetiştireyim dedim. Oğlum git dedi senin istikbalin orada dedi. Şimdi Akşam’ın Bölge Müdürü Nedim Atilla benim yerime geçti. Ben 1981’de Cumhuriyet’e girdim. Sonra bir 15 yıl Cumhuriyet macerası var. İzmir Bölge’ye girdim. Hikmet Çetinkaya Büro Şefi. Biz de haber merkezi gibi bir istihbarat şefinin olduğu muhabirlerin olduğu bir yapı var. Çok büyük bürolar değil o zamanlar. Genel Yayın Yönetmeni olarak Hasan Cemal o zaman yeni başlamıştı. Şöyle bir şey olmuştu tabii. Ben taşrayı çok dolaştım. Merkezi de bilirim taşrayı da bilirim. Türkiye’de gazeteler o dönemde 12 Eylül’e kadar özellikle yüzde 70’i gibi Ankara bürodan gelen haberlerle oluşurdu. 12 Eylül’ün ağırlığı kalkınca bölge büroları ağırlık kazanmaya başladı. Mesele o dönemler Nejat Esen’ler polis adliye muhabirleriydi. Bodrum Marmaris magazin haberleri başladı oradan. İzmirlerin istanbul’daki gazetelerde akın etmeleri bu süreçte oldu. 1984’ten sonra Turgut Özal’ın sürekli Ege bölgelerinde tatile gelmeleri o bölgedeki gazetecilerin İstanbul medyasında yer bulmalarına neden olmuştur. Hakan Tarhan, şimdi Konak Belediye Başkanı oldu. Nebil Özgentürk, Cevher Kantarcı vardı. Şule Talu şu an Sabah’ın koordinatörü, Fatih Çekirge böyle bir kadroydu. Sonra ben Cumhuriyette Ege Bölgesi İstihbarat Şefi oldum. Burada Cumhuriyetin farklılığından kaynaklanan bir şey vardı. Mesela ben 1982 yılında Güneydoğu’ya gitmiştim. Ama ilk defa görüyorum Güneydoğu’yu. Daha o zaman PKK olayları başlamamıştı. Samsun’dan TIR’a bindim Gürbulak’ta indim. Adana’dan TIR’a bindim Habur’da indim. 15 gün sırtımda çanta muavin gibi. O zaman çatışmalar yoktu. Sadece Kilis tarafında çok sıkı kontroller vardı o da kaçak mallar içindi. O zaman tabii biz de otobüs ile gidiyoruz Cumhuriyet’in öyle olanakları yok. Otobüsle gezerken gördüm, örneğin şoför Kürtçe bir şey söylüyor. Anlamıyorsun. Biz teorik olarak TKP’li olarak Kürt meselesini bildiğimizi sanıyoruz. Oraya gidince başka başka şeyler görüyorsunuz. Hele 1980 sonrası cehenneme çevirmişlerdi orasını. Hatta unutamadığım bir hikaye var, onu panellerde anlatırım. Bir arkadaş dedi ki Mardin Jandarma Alay Komutanı tanıdık dedi sen oraya gidince onu gör. Tabii ilk defa gidiyorum. Benim param bitmiş, gazeteden bana para gönderecekler. PTT aracılığıyla. Oraya gidince gördüm postanede “Vatandaş Türkçe konuş” yazıyor her yerde bu yazılı. Sonra Alay Komutanı’nın yanına gittim. Hoş beş falan. Sonra komutanım her yerde ben bu yazıyı gördüm, burada vatandaş Türkçe konuşmuyorsa nece konuşuyor dedim. Adam kızardı bozardı sonra da işte öyle konuşuyorlar. Sonra o yazı dizisi ile Hasan Tahsin Gazetecilik Ödülü aldım ben. Sonra Türkiye’nin her yerinde gezmeye başladım. Giresun’da işkence var ben gidiyordum. 1984 yılında PKK Eruh baskınını yaptı, giden gazetecilerden biri bendim. Bu Hasan Cemal’in gazetecilikteki başarısıdır esasında. Hasan gördü böyle bir muhabir var, gözü de kara her yere gidiyor. Gittiği zaman da iş çıkartıyor. Giresun’a gitsin derdi ben giderdim. Bizim bölge Fethiye’den Çanakkale’ye kadardı. Ama benim o dönemden itibaren gitmediğim yer kalmadı. Çikita muzun ithal edildiğini ilk yazan gazeteci benim. 1984 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam. Ege İhracatçı Birliği vardı Sadık Bey, onla muhabet ederken çıktı bu. Ben de yazdım geçtim. Cumhuriyete ilk sayfadan haber oldu bu. Sonra da Hasan Cema bana talimat verdi hemen atla Alanya’daki muz üreticileri ile konuş. Atladm otobüsle oraya gittim. İzmir’deyken de biz Türkiye’nin diğer bölgelerine gitme şansı bulduk. Tabii bu başka gazetelerde yoktu bir tek Cumhuriyet’te vardı. Diğer gazeteciler bize imrenerek bakıyorlardı. Benim babam Fransa’da yaşar. Sirk artistidir. Haberlere çıkar geldi ayısını gördü diye. Bayramoğlu’ndaki ayısı babamın son ayısıydı. Ben de bilet aldım babamın yanına gidecektim Fransa’ya. Sonra İstanbul’a geldim. Hasan Cemal ile konuşurken ertesi gün kendimi Adana’da buldum. Gazetenin Adana Bölge Temsilcisi oldum. Paris yerine Adana’ya gitmiş oldum ben 1986 yılında. Sonra boşandım. Bir daha evlendim. Oradan 2. Çocuk var.
Hasan Cemal Cumhuriyet’te nasıl bir dönüşüm yarattı?
Cumhuriyet tipo basılan az sayıda gazeteden biri olarak kalmıştı. Hasan ve Emin Bey beraber yaptılar. Emin Bey Müessese Müdürü’ydü. Bir kere ofsete geçtiler. Ofsete geçince gazetenin ilan gelirleri arttı. İlanlar çamur gibi çıkıyordu eskiden o yüzden de ilan vermiyorlardı. Hatta İstanbul’da tipo basılıyordu gazete gece İzmir’e gelince tipo gazetenin kopipruflarını ofsete çevirip basardık. Merkezde gazete tipo basılıyor bizde ofset. Hasan Cemal’in katkılarından biridir. Halen bozulmadı o. Bülent Erkmen’e şimdiki mizanpajını yaptırdı.

Yalçın Doğan’ın çarpıcı gazetecilik anıları

Yalçın Doğan 1980’li yıllarda Cumhuriyet gazetesi Ankara Bürosu’nun etkili gazetecilerinden biriydi. Kendisi ile doktora çalışmaları için aşağıdaki söyleşiyi gerçekleştirmiştim. Gazetecilik kariyeri ile ilgili çok etkileyici anılar anlatan Doğan’ın mesleğin geneline yaptığı yorumları da bu röportajda bulabilirsiniz.
Gazeteci olmaya nasıl karar verdiniz? Bu seçimi yaparken sizi etkileyen faktörler nelerdi?
Ben İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesiyken 12 Mart’ta sakıncalı piyade çıktım. Döndükten sonra bir daha üniversiteye dönmek söz konusu değildi. Benim mesleği seçmemdeki sebep okuma ve yazmaya çok kısa mesafede oluşu. Yazmanın içindesiniz, okumaya da en yakın mesafedesiniz. Öğretim üyeliği de aynı şekilde. Dolayısıyla birinci faktör okumak ve yazmaktı. Yazmayı bir eylem olarak düşünüyorum. Bence düşünmek kadar yazmak da en büyük eylem. Dolayısıyla bu işi çok istedim. 1970’li yıllarda öğretim üyeliği son derece saygın ama parası çok az olan bir meslek. Gazetecilik de bir o kadar saygın ve başlangıçta ücretleri düşük olan bir meslek. Çok çalışmayı gerektiriyor. Çok koşmayı gerektiriyor. Başta hamallık yapmak gerekiyor. Hamallıkta belli bir aşama kaydederseniz merdivenleri yukarıya doğru tırmanmak mümkün. Gazeteciliğin en kutsal, en heyecanlı ve verimli tarafı muhabirliktir. Köşe yazarlığı sonra da isterseniz yöneticilik. Gazetecilik 1970’li ve 1980’li yıllarda gözde bir meslek olarak kabul edilirdi.
İlk nerede çalışmaya başladınız; hangi bölümde?
1973’te gazeteciliğe ilk olarak Cumhuriyet’te başladım İstanbul’da. Cumhuriyet’te ekonomi muhabiri olarak başladım.
İlk başladığınızda çalışmanız karşılığı aldığınız ücret ne kadardı? Bugün mesleğe başlayanların aldığı ücretler ile karşılaştırıldığında sizce hangi dönemde şartlar daha iyi idi?
Gazetecilikte asla tek başına ev geçindirmek söz konusu değildi. Belki küçük bir yerde kirada iseniz ay sonu ya geliyor ya gelmiyor. Borçla kapatıyorsunuz. Gelir gerçekten çok düşük. O günle karşılaştırıldığında ayda 700-800 lira alınan bir meslek. Şimdide benzer bir durum var.
Mesleğe başladığınızdan bugüne gazetelerde yönetici kademelerinde çalışanlar ile alt kadrolarda çalışanların ücretleri arasındaki fark nasıl bir değişim gösterdi?
Şimdilerde yazı işleri ile yöneticiler arasında uçurum fazla. O tarihte çok fazla yoktu. Diyelim ki o tarihte bire dört, bire beş ise şimdi bire 10, 12 hatta bire 25. Muhabirler arasında ücret farkı o kadar yok. Aynı şekilde yazı işleri müdürleri ve köşe yazarları arasında da o kadar fark yok. Bugün muhabir ücretleri son derece düşük. Köşe yazarları ve editörlerin yüksek ama yazarların da kendi aralarında çok ciddi ücret farkları var. O zaman denge varken şimdi denge yok.
Kimler vardı çalıştığınız gazetenin kadrosunda?
İstanbul’da Cumhuriyet’in yayın yönetmeni Oktay Kurtböke idi. Bülent Dikmener ve Çetin Özbayrak yazı işleri müdürüydü. Bugün de olduğu gibi o yıllarda da gazetenin lokomotifi İlhan Selçuk’tu. Ali Sirmen ve Uğur Mumcu, ben Cumhuriyet’e girdikten sonra geldiler. Ali Sirmen İstanbul’da Uğur Mumcu Ankara’daydı. Ankara’da da hem yazar hem muhabir olarak Fikret Otyam, Mustafa Ekmekçi ve Uğur Mumcu vardı. Ankara Temsilcisi Kemal Haydar’dı. 4-5 muhabir vardı. Ümit Gürtuna, Yılmaz Gümüşbaş vardı. Şimdi hayatta değil. Turan Özer vardı. Turgut Güngör vardı. O ekibe işte ben katıldım. İlk kadro böyleydi. Sonra 1979’da Kemal Haydar emekli oldu. Hasan Cemal İstanbul’da yazı işleri sekreteri idi. O Ankara’ya geldi. Ankara temsilciliğine geldi 1979’da. O geldi ve onun gelmesi ile birlikte büroda bir gençleşme başladı. Mesela Sedat Ergin, Ufuk Güldemir o tarihte geldi. O arada Erbil Tuşalp geldi. Işık Kansu zannediyorum o sıralarda gelmişti.
Gazetecilik arkadaş çevrenizi etkiledi mi, sürekli görüştüğünüz bir arkadaş grubu var mıydı? Bu grubun içinde kimler vardı? (Görevleri)
1981 yılında Hasan Genel yayın yönetmeni olunca ben Ankara Temsilcisi oldum. Benimle birlikte kadroya Enis Berberoğlu, Bilal Çetin, Betül Uncular, Hakkı Erdem ve bir ara Jülide Gülizar geldi. 1985 yılında zannediyorum Cüneyt Arcayürek katıldı. Tuncay Özkan geldi 1986-87’de. Okulu bitirdi geldi. Faruk Bildirici okulu bitirdi geldi. Şahan Akın geldi. Böyle bir ekip oldu. Cumhuriyet Ankara Bürosu’ndan 2 tane patron çıktı: Tuncay Özkan ve Ufuk Güldemir. 4-5 tane Genel Yayın Yönetmeni çıktı: Sedat Ergin, Tuncay Özkan, Ufuk, ben. 3-4 tane Ankara Temsilcisi çıktı: Enis Berberoğlu, Bilal Çetin 10-14 kişiden yarısından çoğu gazetecilik kariyerinde ciddi biçimde yükseldi. Bu arkadaşlarımızla hep beraberdik.
Haber kaynaklarıyla ilişkiniz nasıldı?
Özellikle Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’ndayken haber kaynaklarımla çok iyi ilişkilerim vardı. 12 Eylül döneminde birçok gelişmeyi onların sayesinde haberleştirme şansı bulduk. Benim de onlarla bir güven ilişkim vardı. Çok zor durumlarda bile onları açık etmedim. Haber kaynakları ile ilişkiler mutlaka güvene dayalıydı. Bugün de halen geçerli. Eğer bir haberi doğru güvenilir, sözünüze sadık yazabiliyorsanız, tarafların da görüşlerini alarak yazıyorsanız siz karşı tarafta bir güven yaratıyorsunuz. Dolayısıyla haber kaynakları muhabir ilişkisi yüzde yüz güvendir. O zaman da böyle şimdi de böyle. Haber kaynakları çeşitlenmedi, şimdi haber kaynaklarına ulaşım çeşitlendi.
Bugüne kadar nerelerde kimlerle çalıştınız; mesleğe başladığınızdan bugüne özel olarak sizin meslek hayatınızda neler değişti?
1974 yılında Ankara’ya ekonomi muhabiri olarak gittim. Aslında ekonomi muhabirliği yaptım zaman iç ve dış politika muhabirliği de yaptım Cumhuriyet’in bürosunda. 1975-76 yıllarında ekonomik yorumlar yazmaya başladım. 1981 yılında az önce de bahsettiğim gibi Ankara Temsilcisi oldum ve bu görevimi 1989 yılına kadar sürdürdüm. 1989 yılında bir altı ay kadar Sabah’a geçtim. Sonra 1989 sonunda Milliyet’e geçtim. Milliyet’te 1992 yılında yayın koordinatörlüğü yaptım. Sonra 1999’da genel yayın yönetmenliği yaptım. 2001’de 1,5 yıl yeniden Cumhuriyet’e geçtim. 2002’de seçimlerle birlikte Hürriyet’e geçtim. Muhabirlik, Ankara Temsilciliği, Genel Yönetmenlik gibi görevlerde bulundum. Bu gazetelerde az önce ismini verdiğim birçok değerli arkadaşımla teşrik-i mesaide bulunduk. Çalıştığım yerlerdeki izlenimlerimi anlatayım biraz. Bence Hürriyet genel establishment’ı temsil ediyor. Zaman zaman gündem dışı kalmayan gazete yoktur. En politik gazete olduğunu iddia eden gazete bile zaman zaman politikanın dışında kalabilir. Çünkü karar vermek anlık bir şeydir. Siz bana yüz tane haber verin şurada bir gazete yapalım diye ben size yüz tane ayrı gazete yapayım. O anda hangi habere öncelik vereceğinize bağlı bu. Siz hangisine öncelik tanırsınız, siz hangisine ağırlık verirsiniz, sizin için hangisi önemliyse onu öne çıkarırsınız. Dolayısıyla çok subjektif bir şeydir buna karar vermek. Ekiple birlikte karar verirsiniz ama. Onun için bence Hürriyet değil her gazete zaman zaman gündem dışı kalabilir. Olağandır. İki tane gözlemim var. Bundan iki ay önce falan İstanbul’u sel bastı, yedi kişi öldü. Bir araçta yedi tane kadın öldü. Fabrikaya ait bir minibüste. Ben de o ailelerle röportaj yapmaya varoşlara gittim. Orada bir adam baktı “sen” dedi “Eskiden Cumhuriyet’te yazıyordun di mi?” dedi. Aradan 20 yıl geçmiş. Bunu bırakın oradaki varoşları, geçenlerde doktora gittim randevu almak için doktora randevu için telefon ettim, “Ben sizi tanıyorum” dedi. Aradan 20 yıl geçmiş Cumhuriyet meselesi hayatımın her evresinde karşıma çıkıyor. Ben orada 16 yıl çalıştım, çeşitli mesleklerden çeşitli gelir ve eğitim düzeyindeki insanlardan halen Cumhuriyet lafı duyuyorum. İkincisi Hürriyet. Hatta onu bir ara Aydın (Doğan) Bey’e de söyledim. Hürriyet’e yazmak her gün televizyona çıkmak gibi bir şey. Çok ilginç bir okur yelpazesi var. Dincisi de aşırı komünisti de var. Siyasi yelpazenin hepsi var. Bana sorarsanız hepsinden eşit derecede var. Belki aşırı dinciler daha az merkeze yığılma var. Dolayısıyla yazdığınız bir yazıya, internet çıktı mertlik bozuldu ya, atış serbest. Bugün yazdığım yazıya “Allah kahretsin hayatının en kötü yazısını yazmışsın” diye de e-mail geliyor. “Yaşa be hayatının en güzel yazısını yazmışsın” diye de e-mail geliyor. Bunlardan bir ders çıkarmak gerekiyor. Hürriyet gerçekten çok sağlam, Türkiye’nin önemli kar eden tek gazetesi ve ilanlar ister küçük ister büyük olsun diğer basın organlarına göre çarpıcı bir üstünlüğü var. Gücünü o ilan alışkanlığı ve etkisi kuruyor diyelim. Size bir örnek. Milliyet’in genel yönetmeniyken mesela bir kayıp ilanı verdiniz. Milliyet’te size bu ilana 3-5 kişi geri dönüş yapıyorsa, aynı ilanı Hürriyet’e verdiğinizde 300 kişi geri dönüş yapıyor. İlan üzerinden okurlarla ciddi bir iletişim var. Buna gazeteciliği eklediğiniz zaman son derece etkili. Her gün izlenen bir kanala çıkmak gibi bir şey.
Türkiye’de Gazetecilik mesleğinde genel olarak nasıl bir değişim gözlüyorsunuz? Medyada kurumsal yapıların değişmesi gazetecilerin iş olanaklarını etkiledi mi?
Ben bu süreci Cumhuriyet üzerinden anlatayım. Cumhuriyet’in dönüşmesinin birkaç sebebi var. Türk basınının değişiminin temelinde de o yatıyor. Bu durum Cumhuriyet’i de ekledi. Birincisi teknolojik değişim. Daha sonraki yıllarda teknolojik değişim daha da hızlandı. Gazetede daha önce ilkel bir biçimde rotatif baskı vardı. Gece bir haber gelir onu değiştirmeniz mümkün değil. Kazırsınız, kesersiniz onun yerine yeni haber koyarsınız. Ondan sonra matriks denen olay. O matrikse yeni haberi koyarsınız sonra onunla döner haber. İstanbul’da hazırlanır o matriksler akşamüstü -5-6 gibi- uçağıyla Ankara’ya, İzmir’e ve Adana’ya gider. Oradaki matbaalara orada basılmaya başlar. O matriksleri yani gazetenin kendisini basılmamış halini uçağa yetiştirmek için deli gibi araba kullanır şoförler. İstanbul trafiğinde gazete Bab-ı Ali’den Yeşilköy’e yetişir. Onlar gidecek Ankara, İzmir ve Adana’da onlar havaalanından alınacak, matbaaya verilecek. Düşünebiliyor musunuz? Bugün hayal etmek bile mümkün değil. Sonra Milliyet’te, Tercüman’da, Hürriyet’te çok ciddi teknolojik değişimler ve ilerlemeler olunca Cumhuriyet bunların çok gerisinde kalmıştı. Ciddi bir yatırım yapması gerekiyordu bu dönemde. Zaten Hasan’ın (Cemal) gelmesi ile birlikte Ankara’da da benim desteğimle teknolojik değişim diğerlerine ayak uydurmak için sağlandı. Faks yoktu, faksı biz bilmiyorduk. 1985-86 yılında faks ile tanıştı Türkiye. Eskiden telekse yazılırdı haberler. Teleks normal daktilo gibi. Daktiloda yazıyor bürodaki teknik eleman. Delikli bir kağıda yazılıyor sonra uzun bir şerit oluyor o kağıt. Onu bir yere takıyorsunuz, o İstanbul’a yazı işlerine geçiyor. Bir büro bir günde 8-9 haber yazıyorsa bir tek kişi daktilo yazar gibi, aslında sırayla 2-3 kişi daktilo yazar gibi o haberleri yazıyordu. Cumhuriyet’in elemanı bunlar ama asıl PTT’den geliyorlardı. Sonra haberler banda alınıyor, o bant İstanbul’a merkeze geçiyor.
Teknolojik gelişmeler ve basın kuruluşlarının kent merkezlerinden uzak alanlarda çalışmalarını sürdürmesi “habercilik”i nasıl etkiledi?
Teknolojik değişim olduktan sonra haber akışı süreci de değişti. Daha sonra haberlerimizi faksla geçmeye başladık. İstanbul’da dizgi işlemleri var. Dizgi demek yeniden yazmak demek. Birilerinin sizin yazdığınız yazıyı yeniden yazması demek. Bunlar teknik elemanlar yani gazetecilikle ilgisi olmayan teknik elemanlar. O yazının sonunda yazı işlerinin önüne gidiyor, bu haber girsin girmesin, ya da hangi başlıkla çıkacaksa. 1981’nin sonunda bu teknolojik değişim gerçekleşiyor. Tabii internet artık bu süreçleri daha da hızlandırdı. Plazalara gelince… Plazalarda olmak bence sorun değil, asıl sorun o plazalara kapanıp sokaktan uzaklaşmak.
İnternetin gazeteciliğe etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz; internet gazeteciliği, bloglar yanı sıra yurttaş gazeteciliğinin geliştirilmesi çok sesliliğin oluşmasını nasıl etkiler?
Şimdi herkes internet çıktı gazeteleri öldürecek falan diyor. Şu anda öngörülebilir bir zaman dilimi içerisinde internetin, gazeteciliği öldürme tehlikesi olmadığını düşünüyorum. Halen insanlar eline alıp okumak istiyor. Bu alışkanlık ne kadar sürer bilmiyorum. Ama benim öngörebildiğim süre içerisinde 20-30 yıl kadar gazeteler vazgeçilmezliğini koruyacaklar diye düşünüyorum. İnternet gazeteciliği tamam ama bakın hiç reklam alamıyorlar. Dünya kadar var. Kendi çapında bir şeyler yapıyorlar ama ilan alamıyorlar. Buna karşılık yerel radyolar yerel televizyonlar daha yaygın ve onlardan daha çok kitlesel medya ile rekabet halindeler. Türkiye’de yerel basın Amerika ve Japonya’ya göre geride kalıyor ama yine de belli ölçüde karınca kararınca geçiniyorlar. İnternet bir erişim aracı, bir haberleşme aracı, bir oyun aracı ama gazetelerin yerine geçecek aktif bir iletişim aracı değil.
Gazeteciliğe başladığınız günlerden bugüne meslek üzerindeki denetim (yasal ve özdenetim) mekanizmaları ve sansür uygulamaları değişti mi; bu konuyla ilgili tanık olduğunuz örnekleri anlatır mısınız?
Ben 12 Eylül darbesinin 6.-7. ayında temsilci oldum. Mart 1981’de oldum yani. Dolayısıyla 12 Eylül’ü çok içinde yaşadım. Bir kere bütün siyasi partiler kapatılmış, parlamento fesh edilmiş, basın çok ağır bir sansür altında, bütün özgürlükler askıya alınmış, demokrasi aslanın ağzındaydı. Ben gazetenin herhangi bir haberinden dolayı ayda birkaç defa sıkıyönetim komutanlığına gittim. Sayısını hatırlamıyorum ama gazete 3-4 defa kapatıldı. Bir keresinde 1 ay kapatıldı. Bazen 3 gün bazen bir hafta bazen 10 gün ama en uzun 1 ay kapatıldı. Yapılan haberlerden dolayı kapatıldı. İlk kapatılışı benim yazdığım haber nedeniyle. Hiç unutmuyorum ekim falandı galiba. 12 Eylül’den bir ay sonra. Devlet Planlama Teşkilatı o sıralar ekonominin karar verici ve yol gösterici nitelik taşıyan kurumuydu. Onlar bir rapor yapmışlar, ekonomik olarak kötüye gidiyoruz diye. Ondan onu alıp başlığı attık; “Ekonomik tablo karanlık” diye. O gün Cumhuriyet gazetesini kapattılar. Çeşitli siyasi haberlerden dolayı. Ecevit, Demirel siyasi yasaklı. Onların adı geçmeyecek diye talimat var. Ecevit bir yerde nikah şahitliği yapmış. Eski siyasi deneyimini unutturmak ve yeni deneyim için yapılıyor bunlar. Evren’in Cumhurbaşkanı olacağına yönelik ilk işaret şöyle geldi. Milli Güvenlik Konseyi’nin bir Genel Sekreterliği var. Bugünkü Meclis’te çalışıyorlardı. Onun bir Basın ve Halkla İlişkiler Bölümü var. Oradan telefonla talimatlar geliyor şöyle olacak böyle olacak diye. Bize bir telefon geldi. Bundan sonra Kenan Evren o sırada orgeneral, Devlet Başkanı, MGK Başkanı, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren diye yazardık. Bundan sonra Orgeneral’i kullanmayacak dediler sadece Devlet Başkanı Kenan Evren olacak. Biz de şaşırdık. Cumhurbaşkanı’nın olacağının ilk işareti bu oldu ki Anayasa’nın geçici maddeleri yok o sırada. Geçici madde ile Kenan Evren Cumhurbaşkanı olmuştu. Onlar yok henüz. Bir yıl öncesinden böyle bir talimat gelince biz de Cumhurbaşkanı olacak dedik. Bu sansürcü çizgi daha da rahatladı elbette günümüzde.
Özdenetim uygulamaları, izleyebildiğiniz kadar, dışarıdan gelen denetim ve sansüre karşı alternatif oluşturabildi mi?
Hiçbir köşe yazım sansüre uğramadım. Bu gruplara da bağlı bir durum. Mesela bir grupta çok özgürdür insan istediğini yazar ama bir grupta değildir. Bugün önemli blok ortaya çıktı: “Yandaş medya”. Bugünkü iktidarı eleştiren yazı çıkarmak pek kolay değil, tek tük yazı çıkıyor ama o kadar kolay değil. Oysa diğer medyada benim de dahil olduğum grup da dahil normal olarak muhalefeti eleştirmezsiniz değil mi ama herkes herkesi eleştiriyor. Her şeyi eleştiriyoruz. Pekala özgürlük var. Bence oradaki özgürlük hayat tarzından ileri geliyor. İktidarı destekleyen yandaş medya kültür seviyesi düşük dünya görüşü kısıtlı genellikle. Hayat tarzı dar, üslup dar. Dolayısıyla onlar bir yere sıkışmış, bir balonun içine sıkışmış gibi böyle davranıyorlar. Kendi hareket alanları son derece dar. Dolayısıyla bugün iki ayrı bloktan söz etmek daha doğru. Bloklardan birinde hareket alanı dar diğerinde değil.
Yayın organları yayın politikaları ile çelişen görüşleri dile getiren köşe yazarlarına yer vermeli midir?
Yine Cumhuriyet’ten bir örnek vereyim. 1980’li yıllarda sonra Cumhuriyet belki biraz daha liberal bir çizgiye geldi ama her zaman solun referansı olma özelliğini korudu, bunu hiç kaybetmedi. Aslında şöyle bir değişim oldu. Mart 1971 darbesinde, 1960’lı ve 1970’li yıllarda Cumhuriyet’te bir yanda askeri darbeleri eleştirenler varken, bir yanda da askeri darbe yanlılar vardı. 1980’li yıllarla birlikte darbe yanlıları çok azaldı. Sosyal demokratlar ve sosyalistler ağırlık kazandı. Nihai olarak gazete içindeki çatışma buradan çıktı. Ama bence köşe yazarlarına özgürlük vermek gerekir.
“Ulusal değer ve çıkarlar” gibi bazı toplumsal hassasiyetlerin gazeteciye etkilerini değerlendirir misiniz, bu konuda sizin yaşadığınız örnekler var mı? Bu durum “basın özgürlüğü”nü nasıl etkiler?
1980’li yıllarda Cumhuriyet Türkiye’nin en prestijli gazetesiydi. 1989, 1990 1991’de ideolojik ayrılıktan dolayı parçalandı. Kadrolarının yarısı kaldı yarısı gitti. Ondan sonraki dönemde en prestijli gazete Milliyet’ti. Bir anlamda hem sosyal demokrat hem de en prestijli gazeteydi. Üstelik popülerdi. Cumhuriyet’te en çok 120 bin-130 bin tirajı görürken. Milliyet’te birdenbire 300 bin-400 bin tiraj. Dolayısıyla hem yüksek tiraj alıyor hem sosyal demokrat hem prestijliydi. Yazarları farklı düşünceler taşıyabiliyorlardı. Oysa Cumhuriyet’te farklı düşünceyi savunmak zordu. Milliyet öyle değildi. Teknolojik imkanları fazla kar eden dolayısıyla çalışanlarına iyi ücret ödeyen bir gazeteydi. Kadroları uyumluydu. Gazetecilikte her zaman itiş kakış vardır. Bu haberden dolayıysa o zaman son derece keyiflidir. Ama kişisel meselelerden oluyorsa tatsızdır. Ama haber yarışması açısından keyifliydi Milliyet. Dolayısıyla toplumsal hassasiyetlere kapılmak her zaman etkili olmaz. Sözünüzün değeri olmalı.
Gazetecilerin sosyal haklarında geçmişe göre nasıl bir değişim gözlemlediniz? Süreç içinde gazetecilerin en iyi sosyal haklara sahip olduğu dönem sizce ne zaman yaşandı, neden?
1980’lerde teknoloji ilerleyince Cumhuriyet’in ilan gelirlerinde her şeye rağmen bir yükselme oldu. Zaten o gelirlerle yatırım yapıldı. Bu gelirlerindeki yükselme aynı zamanda çalışanların gelirlerindeki yükselmeye yol açtı. Bu dönem iyiydi bu açıdan. Bunun meyveleri de alındı. İçerik olarak da değişim 1980’lerde başladı. Ben Ankara’da temsilci olduğum zaman Ankara’da Günaydın, Tercüman, Yeni Asır gibi gazetelerin temsilcilikleri vardı. O dönem aşağı yukarı 10 tane gazete çıkıyor. Yani 10 tane gazetenin Ankara bürosu var. Ben Ankara Temsilcisi olduğu zaman yabancı dil bilen tek temsilci bendim. Bugün muhabirlerin bile hepsi 1-2 dil biliyor. Dolayısıyla adım adım bir çay bir simite talim edenler azaldı. Anıları okuduğumda çok büyük yazar çizer takımı dışında ciddi yüksek okul bitirmiş gazeteci çok azdı. Gazeteciler 1960’lı yıllarda genel olarak alaylı idi. 1970’li yıllarda onlardan ziyade üniversite mezunlarının ağırlığı arttı. Bu durum Ankara bürosuna da yansıdı. 1980’li yıllarda Ankara büroda en az 4-5 kişi yabancı dil biliyordu. Bir önceki dönem Ankara bürosuna geldiğimde ise 1-2 kişi dil biliyordu. Bu, elbette ki gazeteciliğin batıdaki algılamasının gazeteciliğe uyarlanmasında önemli rol oynadı.
Türkiye’de gazetecilerin mesleklerine saygılarını nasıl değerlendiriyorsunuz; meslek etikine uygun davrandıklarını söyleyebilir miyiz? Sizce haberciye meslek etiki belirli kurallar olarak dayatılmalı mı yoksa etik, haberi yapanın kişisel sorumluluğuyla mı sınırlı? Bu konuyla ilgili tanık olduğunuz ya da yaşadığınız örnekler var mı?
Etik anlayışı çok değişti. Yani o kurallar çok değişim gösterdi. Uzun süre dengeli ve stabil, değişmez bir biçimde kaldı. Son yıllarda değişime uğradı. Bunun sebebi de bence grupların ortaya çıkması ve gruplar arası rekabet gazetecilik etiğini etkiledi diye düşünüyorum.
Dönemin birçok önemli olayına tanıklık ettiniz, bu olaylar arasında “İyi ki oradaydım.”, “İyi ki o haberi ben yaptım” dediğiniz olaylar hangileri?
İki örnek hatırlıyorum. O tarihte arka arkaya idamlar yapılıyor. İki tane MHP’li idam mahkumu var. İdama mahkum olmuşlar, idam edilecekler. Mamak Askeri Cezaevi’ndeler. İsimlerini tam hatırlamıyorum. Bir tanesi İsa Armağan’dı sanırım. Bunlar idam edilmeden 3-5 gün önce Mamak Askeri Cezaevi’nden kaçtılar. Mamak Askeri Cezaevi’nde kuş uçmuyor, sıkıyönetim var. Bunlar bu halde kaçtılar. Ben bir şey öğrendim. Kaçtıkları gece Devlet Planlama Teşkilatı’nda saklanmışlar. Başbakanlık ile aynı binada, Genelkurmay’a birkaç yüz metre uzaklıkta. “Kaçtıkları gece DPT’de saklandılar” diye bir haber yazdım. Sabah 7:30’da Sıkıyönetim Komutanı aradı. Gittim, kıpkırmızı çizilmiş Cumhuriyet. “Bu ne?” dedi, çıldırmış. “Bunu nereden öğrendiniz?” dedi. “Gazeteci uluslararası etik kurallara göre haber kaynağını söylemez” dedim. “Ne saçmalıyorsun? Ne demek uluslararası kural. Bunu 8 kişi biliyor sen nereden öğrendin” dedi. “Doğru demek değil mi?” dedim. “Tabii doğru” dedi. “Peki o zaman” dedim. “Bunu nereden öğrendin söyleyeceksin” dedi. Söyleyeceksin-söylemeyeceksin. “Söylemem” dedim. “Bu dönem devam etmeyecek siz buradan gideceksiniz ama ben gazeteci olarak kalacağım. Ben bunu söylersem bir daha gazetecilik yapamam burada” dedim. “Masal anlatıyorsun, söyleyeceksin” dedi. Ben de “Söylemeyeceğim” dedim. “Seni içeri atarım gazeteyi de kapatırım” dedi. “Tamam” dedim, “Atın ve kapatın”. Akşam 6-7’e kadar ifade verdim askeri savcıya. Attı kenara orada bekliyorum ben. Tekrar çağırdı beni. “Söyleyecek misin, söylemeyecek misin?” dedi. “Söylemeyeceğim” dedim. “Peki o zaman imzala şunu” dedi. Cumhuriyet iki gün kapatıldı. “Doğru bir haberden dolayı kapatıyorsunuz” dedim. “Çık dışarı” dedi. Çıktım baktım sağımda solumda kimse yok beni içeri, almadılar beni içeri. Öyle kapatıldı. O dönemde biri buydu. Öbürü CIA Başkanı Ankara’ya gelmiş. İki günlüğüne Ankara’ya gelmiş. Ben de bunu öğrendim. Ben de yazdım CIA Başkanı 2 gündür Ankara’da diye. Tabii hemen çağrıldım. “Nereden öğrendin?” dedi. “Anıtkabir’de deftere imza atmış” dedim. Ben tabii bunu başka yerden öğrendim.
Zaten darbeden 2 gün önce dönemin hava kuvvetleri komutan Tahsin Şahinkaya Amerika’da. Geliyor Türkiye’ye ertesi gün darbe oluyor. ABD’de Carter Başkan. Ünlü lafı vardır. Bizim çocuklar darbeyi yaptı. ABD’nin bilgisi vardı. O dönem Yunanistan NATO’nun dışındaydı. Rogers Planı denen bir plan dahilinde. Yunanistan NATO’nun askeri kanadından çıkmıştı. Dönmesi için bütün ülkelerin onayı lazım. Türkiye o dönemde Yunanistan’ın geri dönmesini veto etmedi ve elinden çok büyük bir kozu kaçırdı.
İzlemeyi istediğiniz fakat izleyemediğiniz bir haber oldu mu?
Pek aklıma gelmiyor. Pek olmadı sanırım.
Sizce gazeteci meslek sırlarına ne kadar sadık kalmalı, sırların belirli bir süre sonra açıklanması hakkında siz ne düşünüyorsunuz?
Kamuoyunun faydasına olacak meslek sırlarının açıklanmasında herhangi bir problem görmüyorum.